<B>Devrimci Siteler</B>

14. DEMOKRAT YANIT

20/6/2009 · Kategori: Ali Ziya Camur

 

            Türkiye İşçi Sınıfının en büyük şahlanışını yaşadığı, dost güldürdüğü, düşman korkuttuğu 15-16 Haziran direnişlerini 39. yıldönümünde anıyor; bu büyük şahlanışın içinde selleşen emekçileri, işçi önderlerini saygıyla selamlıyoruz.

 

            Bu büyük direnişin kaynağında,  devrin iktidarının, 1963 yılında yürürlüğe giren 274 ve 275 sayılı sendika ve toplu sözleşmelere ilişkin yasaların değiştirilmesine yönelik hareketi oldu. DİSK tasarıların kabul edilmemesi için birçok girişimde bulunmuştur. Ancak bunların hiçbiri sonuç vermemiştir. Bu durumu karşı en büyük tepki işçilerden gelmiş ve iki günle başlayıp Sıkıyönetim altında devam edecek bir direnişler dizisi başlamıştır.

 

            Birinci Gün/15 Haziran

Gösteri ve yürüyüşler İstanbul, Ankara, Kocaeli ve İzmir’de başladı ve olaylara çeşitli işyerlerinden yaklaşık 70 bin işçi katıldı. İstanbul’da işçiler önce işyerlerinde toplandılar, daha sonra da ellerinde “İşçiyiz, güçlüyüz”, “Anti-demokratik sendikalar istemiyoruz”, “Yaşasın işçi sınıfı”, “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”, “Anayasaya aykırı kanun çıkaranlar işçi düşmanıdır”, “Anayasa ve sendika özgürlüğünü alanlara derslerini vereceğiz”, “Kanunlar meclisten geri alınıncaya kadar direneceğiz” gibi sloganlar, yazılı afiş ve pankartlarla Ankara Asfaltı, Eyüp- Cendere, Çekmece-Topkapı ve Levent-Boğaz güzergâhlarında dört koldan yürümeye başladılar. Bu arada Kocaeli’nde de işçiler doğudan ve batıdan olmak üzere iki kol halinde yürüyüşe geçtiler. Doğu kolunda yürüyen işçiler, Köseköy yöresinde DİSK’e bağlı Lastik-İş sendikası üyesi işçilerin çoğunlukta olduğu Pirelli ve Goodyear fabrikalarındaki işçilerin de yürüyüşe katılmaları için tezahürat yaptılar, ancak Lastik-İş sendikasının Kocaeli bölgesindeki yöneticilerinin engellemeleri üzerine, bu fabrikadan yürüyüşe katılan işçi olmadı. İstanbul ve Kocaeli’nde yürüyüşler devam ederken Ankara ve İzmir’de olaylar oturma eylemi ve işyeri işgalleri biçiminde devam etti. Örneğin Ankara’da DİSK’e bağlı Basın-İş üyesi olan işçiler Ulusal Basımevi ile Ulus Gazetesi’ni iki buçuk saat boyunca işgal ettiler.

 

Direnişi yönetmek üzere kurulan “Anayasal Direniş Komiteleri” gün içinde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Grup başkanları, Güvenlik Kurulu, Çalışma Bakanı ve Tabii Senatörlere 10 binden fazla protesto telgrafı çektiler. Çekilen protesto telgrafı şöyle yazılmıştı: “27 Mayıs Anayasası’nın temel esprisi olan direnme hakkımızı tasarılar meclislerden geri alınıncaya kadar kullanmaya kararlıyız. Sizi uyarmayı ulusal bir ödev sayarız.”

Günün devamında İstanbul’da, Silahtarağa ve Alibeyköy semtlerinde yürüyen beş bin işçi arasından dört işçi, polis tarafından tutuklanınca, işçiler Eyüp Karakolu’nu kuşatarak, tutuklanan işçilerin serbest bırakılmasını sağladılar. Bununla birlikte, ilk günün en büyük olayı Ankara Asfaltı’nda meydana geldi. Kartal kavşağında işçilerin karşısına bir tabur asker ve üç tank çıktı ve işçiler asker barikatını aşıp Başbakan Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’in Soğanlı’da bulunan fabrikası Haymak Döküm’ü tahrip ettiler. Ancak birkaç küçük olay dışında polis yürüyüşe müdahale etmemiş ve yaralanmalar, tahripler vb. olaylar yaşanmamıştır. 15 Haziran 1970 günü yapılan gösterilere katılan işçilerin işyerleri, çoğunluğu DİSK’e bağlı sendikalara üye olan işçilerin çalıştığı yerlerdi. EAS, Mutlu, Koruma-Tarım İlaçları, Chrysler, Cibali Tekel Kutu fabrikalarında Türk-İş’e bağlı sendikalar etkin olsa da, buralarda çalışan işçiler de işlerini bırakıp direnişe katıldılar.

 

İkinci Gün/ 16 Haziran 

16 Haziran’da da işçiler yine aynı güzergâhlardan sabah saat 08.00’de yürümeye başladılar. Ankara’da DİSK’e bağlı sendikalara üye işçiler ve öğrencilerden oluşan bir grup, sanayi çarşısında yürüyüşe geçmiş ancak polis yürüyüşe engel olmak isteyerek işçilerden bir kısmını gözaltına aldı.İstanbul’da yürüyüşe geçen işçiler ise Taksim Meydanı’nda toplanmayı amaçlıyorlardı. Ancak polis ve asker birlikleri birçok koldan yürüyen işçilerin yollarını kesmeye çalıştılar.

Şehremini’nden Cağaloğlu’na gelen bir grup işçi vilayete gitmek isterken Babıâli Caddesi ile Divanyolu Caddesi’nin kesiştiği yerde Zırhlı Birlikler’in tanklarla kurduğu barikatla karşılaştılar. İşçilerin bir kısmı barikatı aşarken, işçilerin yürüyüşünü durdurmak için İstanbul ve Beyoğlu’nu birbirine bağlayan Galata ve Unkapanı köprüleri açılarak karadan ulaşım kesintiye uğratıldı. İstanbul yakasından Beyoğlu’na geçmeye çalışan işçilerin bir kısmı sandal ve motorlarla ulaşımlarını sağlamışlardı. Geriye kalanlar da Galata köprüsünden Unkapanı köprüsüne yürümüşler ancak bu köprünün de kapatılması üzerine geri dönmek zorunda kalmışlardır.

 

16 Haziran, 15 Haziran’a göre çok daha olaylı geçti.. Levent ve Mecidiyeköy yöresindeki yürüyüşler İstinye’deki Kavel Kablo fabrikası işçilerince başlatılmıştır. İstinye’den gelen işçiler Levent mahallinde bulunan işyerlerinde çalışan işçilerle birlikte “Sendikamız anamız, feda olsun canımız”, “Demirel istifa” vb. pankartlarla Zincirlikuyu’daki Tekfen fabrikasına doğru yürüyüşe geçtiler. Tekfen’e vardıklarında fabrikanın önünde barikat kuran polisler yürüyüş kolunun ön saflarında yer alan kadın işçileri coplamaya başlayınca işçilerle polisler arasında çatışma başladı. Çatışmanın sonucunda işçiler barikatı aşarak yürüyüşe devam ettiler. Eyüp ve Edirnekapı’daki işçilerle Kâğıthane civarında çalışan işçilerin yürüyüşü de Silahtar ve Şişli istikametindeki yolların tamamen trafiğe kapanmasına neden olmuştur.

Anadolu yakasında devam eden yürüyüşler ise kanlı geçmiştir. Ankara asfaltı üzerindeki işyerlerinde çalışan işçiler Üsküdar ve Kartal’a doğru yürüyüşe geçtiler. Üsküdar’a gitmeye çalışan işçiler Ankara Yolu’nun başında polis barikatı ile karşılaşıp yürüyüşe devam etmekte direnince çatışma başladı ve bu çatışmada polis silah kullandı. Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda ve iskelede, polisin silah kullandığı çatışmalardan sonra, yürüyüşçüler bazı polis arabalarını ve sivillere ait çok sayıda araba ile AP binalarını tahrip ettiler ve GP ve Tercüman gazetesinin tabelalarını indirip yerlerde sürüklediler.

 

Gebze’de özellikle AEG, Çivi, Tırpan fabrikalarında çalışan işçiler ile Timas, Demir Çekme, Arçelik işyerlerinde çalışanların çoğunluğu oluşturduğu 10 bini aşkın kişi Ankara Asfaltı üzerinde yürürken, İzmit’te işçiler Maden-İş Sendikası Bölge temsilciliği önünde toplanıp Pirelli’ye doğru yürümeye başladılar. Daha önce de belirtildiği gibi, 15 Haziran’da Lastik-İş sendikasının bölge yöneticileri engellediği için yürüyüşe katılmayan Pirelli’de çalışan işçiler, 16 Haziran’da yürüyüş kolu fabrikanın önüne gelince, işlerini bırakıp yürüyüşe katılmışlardır. Pirelli fabrikasında çalışan işçilerin de katılımıyla İzmit’teki yürüyüşçüler Goodyear lastik fabrikasına doğru ilerlerken yolda ardı ardına kurulmuş iki komando barikatıyla karşılaştılar ama barikatı yararak Goodyear fabrikasına ulaştıktan sonra burada çalışan işçilerin de yürüyüşe katılmalarını sağlarlar. 16 Haziran’da İzmit’teki yürüyüşler Goodyear fabrikasından şehir merkezine doğru yürüyen işçilerin, İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu’nun emriyle Kocaeli’ne sokulmamaları için kurulan üç barikatı da aşıp Atatürk Anıtı ve Kolordu Komutanlığı önünde yaptıkları konuşmalar ve tezahüratlardan sonra, ertesi günkü eylemler için Maden-İş sendikası önünde buluşmak üzere ayrılmalarıyla son buldu.

 

16 Haziran’daki eylemlere 168 işyerinden 150 binden fazla işçi katıldı.. Bu eylemlere 15 Haziran’ın aksine, çoğunlukla Türk-İş’e bağlı işyerlerindeki işçiler katıldılar. Ancak eylem geniş olduğu kadar olaylı da geçmiştir. Eylemlerde polisle işçilerin çatışmaları sonucunda 5 kişi ölmüş, 85’i ağır olmak üzere 200’e yakın kişi de yaralandı.. Yukarıda belirtildiği gibi 16 Haziran gününün sonunda işçiler eylemleri ertesi gün devam ettirmek üzere anlaşmışlardı. Ancak tam bu sıralarda, hükümet tarafından, İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan edilmesi kararlaştırıldı.

 

Öte yandan DİSK yöneticileri, iktidarın öfke ve sert tedbirlerini yumuşatma çabasıyla açıklama üstüne açıklama yapmaya başladılar. Sıkıyönetim kararının onaylanması ile birlikte DİSK ve DİSK’e bağlı sendikaların yanı sıra Dev-Genç’in faaliyet gösterdiği öğrenci dernekleri, TÖS, İşçi Birlikleri ve bu kuruluşların yöneticileri ile devrimci olarak tanınan kişilerin evlerine de baskınlar düzenlenerek aramalar ve gözaltıların sayısı giderek arttırıldı. Arama faaliyetleriyle birlikte İstanbul ve Kocaeli’nde bulunan tüm büyük fabrikaların çevresi askeri birlikler tarafından sarıldı. Buna rağmen İstanbul ve Kocaeli’nde işçiler işi yavaşlatma ya da hiç çalışmama biçiminde direnişe devam ettiler. İşverenlerin Sıkıyönetim Komutanlığı’na durumu şikâyet etmeleri ve sıkıyönetimin bu konudaki baskılarına karşın özellikle Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Otosan, Arçelik ve Vita gibi büyük fabrikalardaki işçiler eylemleri sürdürdüler. Askeri birlikler de işverenlerin 7 ve 10 no.lu sıkıyönetim bildirilerine dayanan talepleri üzerine işyerinin içine kadar girmişler ve işçilerin çalışmasını zorla sağlamaya çalışmışlardır.11 İşverenler bu durum karşısında da direnişle karşılaşınca daha sonra değinileceği gibi, sayıları binleri aşan işten çıkarmalara başvurmuşlardır.

 

İstanbul ve Kocaeli’nde devam eden direnişlerin yanında diğer şehirlerde de direnişler başlamıştır. Örneğin 18 Haziran 1970’te İzmir’de DİSK’e bağlı sendikalara üye 13 işyerinde iş yapmama biçiminde bir direniş başlatıldı ve bu direnişi yürüten “Direniş Komitesi” üyeleri Cumhurbaşkanına çektikleri telgrafta sendikal haklarının kısıtlanmaması, arkadaşlarının öldürülmemesi ve tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için direndiklerini belirttiler.

 

Sonuç

Bu iki günün ardından ilan edilen sıkıyönetim de her ne kadar hareketin şiddetini hafifletse de tepkisel olarak olayların devamını getirmiştir.

 

15–16 Haziran’ın örgütlenmesi ve yürütülmesinde DİSK’in payı olduğu doğrudur, ancak harekete bağımsız sendikalardan ve büyük bir çoğunlukla da Türk-İş’e bağlı sendikalardan işçilerin katılması, hareketin tek bir örgütün değil, işçilerin kendi iradelerinin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı bu iki gün boyunca sendikalar haklarının ellerinden alınmasına karşı çıkmış ve bu konudaki politik iradesini ortaya koymuştur. Hareketin politik olması özellikle iktidar partisi ve partinin basındaki savunucuları tarafından “kanlı ihtilal provası” olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Tepkilerin düşündürdüklerinin tam tersine, olaylarda burjuvazinin üzerinde iktidar kurma amacı yoktur. Ancak çeşitli saptırmalarla, 1960 sonrasında sosyal muhalefetin siyasallaşması sonucunda yükselen hareketlerin önünü kesmek amacıyla, sadece hakların geri alınması amacını güden bir gösteriye askerin müdahale etmesi sağlanmış, gayet sakin ilerleyen olayların ardından güvenlik güçlerinin olaylara müdahalesiyle, olaylar şiddet içeren bir hal almıştır. Olayların seyri incelendiğinde işçilerin güvenlik güçleri müdahale etmeden önce sadece yürüdükleri görülür. Müdahale işçileri kışkırtmış ve bunun üzerine çatışmalar başlamıştır.

 

15–16 Haziran 1970 işçi hareketleri Türkiye tarihinde bir ilktir ve bu zamana kadar aşılamamıştır. Hareket iki günle sınırlı kalmamış, sıkıyönetimin ilanına rağmen 12 Mart 1971’e dek sürecek bir hareketin başlangıcı olmuştur. İşçilerin anayasaya dayanarak direnişi ve yine anayasanın yol açtığı siyasal hareketlilikle birlikte oluşan atmosfer, 12 Mart 1971’deki askeri muhtırayla dağılmış, sonrasında anayasadaki hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasıyla, işçilerin dayandığı “anayasal özgürlük” kavramının önüne bir set çekilmiştir.(KAYNAK: http://www.egitimsen.org.tr)


 

 

 

KESK, 8 ÜYESİNİN TUTUKLANMASINI TÜM TÜRKİYE’DE PROTESTO ETTİ

 

 

Mayıs’ın 28’indeki KESK baskınlarından sonra serbest bırakılan üyelerden 8'inin savcının itirazı üzerine gözaltına alınıp tutuklanmasının ardından KESK üyeleri; 17 Haziran’da  İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere Türkiye’nin her tarafında eylemler yaptı. İzmir’de karara itiraz eden savcı hakkında suç duyurusunda bulunuldu. KESK üzerindeki baskıların yanında 20 Haziran’da Ankara’da “Ya Toplu İş Sözlesmesi ya da grev” diyeceğini de duyurdu.

 

KESK’li emekçiler ve muhalefet güçleri Ankara’da da tutuklamaları protesto etti. KESK yaptığı eylemlerle baskı ve tutuklama terörüne karşı sokakta tepkisini gösterdi.

 

İlk eylem Adalet Bakanlığı önünde saat 14.00’da yapıldı. Burada yapılan eylemde, KESK yöneticisi Songül Morsümbül , Eğitim-Sen yöneticisi Gülçin İsbert ve üyelerinin tutuklanmasının hukuksuz olduğu belirtildi ve tutuklu sendikacıların derhal serbest bırakılması istendi. KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek yaptığı açıklamada, KESK’e yönelik operasyonların anti demokratik olduğunu ve sendikalarının bu tutuma karşı her türlü direniş hakkını kullanacağını söyledi. Şimşek, buradan operasyonu yürüten tüm kurumlar ve savcı hakkında suç duyurusunda bulunduklarını ifade etti.

 

            Tutuklamaları protesto eden KESK’in ikinci eylemi Mithatpaşa postanesi önündeydi. KESK’liler saat 18.00’da Mithatpaşa Postanesi’nden Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na protesto faksı gönderdiler. Faks eyleminde tutuklu sendikacıların serbest bırakılmasını talep eden emekçiler, buradan sloganlarla Yüksel Caddesi’ne bir yürüyüş gerçekleştirdi. “KESK’e dokunan eller kırılır”, “Sokakta kurduk sokakta savunacağız”, “Zafer direnen emekçilerin olacak”, “Zam, zulüm, işkence işte AKP”, “Tutuklamalar, gözaltılar, baskılar bizi yıldıramaz”, “İşte sendika işte KESK”, “Tutuklular serbest bırakılsın”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Barış diyen KESK’e dokunma” sloganlarının atıldığı yürüyüş sonunda Yüksel Caddesi’nde bir açıklama yapıldı.

 

Açıklamayı yapan KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, AKP’nin toplumun demokratik kurum ve kuruluşlarına, kişilerine yönelik topyekun bir saldırı ve baskı dalgasını içeren bir konsepti hayata geçirdiğini, bununla ekonomik ve siyasi kriz ortamında demokratik muhalefeti ortadan kaldırmayı hedeflediğini ifade etti. Toplu sözleşme dönemine denk gelen bu saldırıların tesadüf olmadığına vurgu yapan Şimşek, AKP iktidarının KESK’e saldırarak tüm emekçilere yönelik bir saldırı başlatmayı, hak arayan herkese gözdağı vermeyi ve yıldırmayı hedeflediğini belirtti.

Emirali Şimşek açıklamanın sonunda, KESK’in haklı ve meşru çizgisinden taviz vermeyeceğini, asla geri adım atmayacağını ve tüm saldırılara karşı talepleri için 20 Haziran’da Ankara’da olacağını söyledi. (SENDİKA)

 

DİRENEN MADEN İŞÇİLERİ KAZANDI


 

İşyerlerine taşeron firmanın girmesini istemeyen maden işçileri, 'patlatma işi ihalesinin uygulanmasının durdurulması' kararı üzerine 17 Haziran’da  17 günlük direnişine son verdi  

 

Milas İlçesi'nde, Türkiye Maden- İş Sendikası Yatağan ve Havalisi Şubesi'ne üye maden işçilerince, işyerinde taşeronlaştırmalara karşı 1 Haziran'da başlatılan direniş, ‘patlatma işi ihalesinin uygulanmasının durdurulması’ kararıyla sona erdirildi. Sendika Şube Başkanı ve Türk- İş Muğla İl Temsilcisi Süleyman Girgin, “Sizler gibi bilinçli, dirençli işçilerin sendika şube başkanı olduğum için onur duyuyorum. Direne direne kazandık” dedi. Girgin'in konuşmasının ardından direniş çadırını söken işçiler, eylemlerini sona erdirdi. Patlama işi de kadrolu işçiler tarafından yapılmaya başlandı.

 

Türkiye Kömür İşletmeleri- Yeniköy Linyitleri İşletmeleri (TKİ-YLİ) işçileri, asli işlerden biri olan ‘patlatma işinin’ taşerona verilmesine karşı çıkarak 1 Haziran'da eyleme başladı. 17 gündür tesislere girmek isteyen taşeron firma işçilerine izin vermeyen maden işçileri, bu direnişi kazandı. İşçilere, işletme yönetimince ‘patlatma ihalesinin uygulamasının durdurulduğu’ bilgisi verildi. Kararı alkışlarla karşılayan işçiler, ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok’ ve ‘Yaşasın onurlu direnişimiz’ sloganları attı.  (RADİKAL)

 

 

ÖZ-ORMAN İŞ SENDİKASI İŞÇİLERİ RESMEN YOLUYOR

 

Evet yanlış duymadınız, Cefakar Orman İşçileri maalesef böyle bir ilki de yaşamak zorunda bırakılıyorlar.

 

Hak-İş'e bağlı Öz-Orman İş sendikası, ilgili tarihler (2008-2009 yılları) ile ilgili Toplu İş Sözleşmesi imzalamadığı halde üyelerinden bu dönemler için, "BAĞIŞ" adı altında zorla para almaya çalışıyor ve bunu yaparken de ilgili Kurum Amirlerini de "şayet bu paraları işçilerin almış oldukları farklardan kesip bizim hesabımıza yatırmazsanız sizin de başınız belaya girer ve ileride bu paraları en yüksek faizden sizden alırız" diyerek resmen tehdit ortamında sendikacılık yapmaya çalışıyorlar.

 

             Öz-Orman İş Sendikası, henüz ilgili Orman Genel Müdürlüğü ile 2008 - 2009 yıllarını kapsayan 2. Toplu İş Sözleşmesini imzalamadı. Toplu iş sözleşmesi imzalamadığı yılları kapsayan dönemler için işçilerden kanuni olarak aidat alamamakta.   Bu aidatları illa da işçilerden almayı kafasına koyan Öz-Orman İş Sendikası, kanunsuz bir yola başvurarak, ilgili yıllara ait aidatları işçilerden "BAĞIŞ" adı altında toplamaya çalışmakta ve bu BAĞIŞ' ları da ilgili kurumlar vasıtasıyla almaya çalışmaktadır.

 

            Öz-Orman İş Sendikası, söz konusu Orman Bölge Müdürlüklerinin amirlerini de, kendi internet sitelesinden yayınladığı sözde bildirge ile resmen tehdit ederek, söz konusu "BAĞIŞ" ları işçilerin farklarından, kesip bizim hesabımıza yatırmazsanız, sizden bu paraları en üst faizden almasını biliriz ve sizin başınızı da belaya sokarız diye yaptırım uygulamaya çalışmakta.İŞÇİLER.NET.


 

15-16 HAZİRAN İŞÇİ DİRENİŞİ 39. YIL DÖNÜMÜNDE ETKİNLİKLERLE KUTLANDI


 

 

TARİHİ YAPANLAR KONUŞSUN!...

 

           Sorun yayın kolektifi, 13 Haziran’da Ankara’da, 14 Haziran’da  etkinlik düzenledi. “TARİHİ YAPANLAR KONUŞSUN!” başlığı altında düzenlenen etkinliklere, 15-16 Haziran’ın Kocaeli ayağını örgütleyen işçi önderlerinden; sorun yayın kolektifi yöneticisi Sırrı Öztürk katıldı.

 

            Sırrı Öztürk, 15 – 16 Haziranın oluşum, neden ve sonuçları üzerine, bazen anılara yer veren, bazen 15-16 Hazirandan çıkarılacak dersler üzerinde duran bir konuşma yaptı. Konuşmasında, bugün paramparça “sol cenah”a da dikkat çekerek, 15-16 Haziran  işçi direnişlerinden alınacak dersle işçi sınıfı partisininj gerekliliği üzerinde durdu.

 


 

DİSK 15-16 HAZİRAN’IN YILDÖNÜMÜNDE EYLEMDEYDİ

 

15-16 Haziran’ın 39. yıldönümünde DİSK’e bağlı sendikalara üye işçiler Ankara’da  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı  önünde diğer illerde ise  çalışma müdürlüklerinin önünde aynı saatte eylem yaptılar.

 

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş, Genel-İş, Nakliyat-İş üyesi işçiler, grevdeki Sinter Metal, Asil Çelik, Asemat işçileri ve işten çıkarılan onlarca işçi otobüslerle geldikleri ODTÜ’den  bakanlık önüne doğru yürüyüşe geçtiler.

 

Bakanlık önünde bir konuşma yapan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi konuşmasına 39 yıl önce işçi sınıfının vermiş olduğu mücadeleyi hatırlatarak başladı.  Konuşmasında “O gün yapılamayanlar 12 Eylül darbesiyle yapılabilir hale gelmiştir. Öyleyse 12 Eylül’ün kime hizmet ettiği bellidir” sözlerine yer veren Çelebi, krizi fırsata çevirmek denen şeyin siyasi iktidarın temel felsefesi olduğunu söyledi.  Önümüzde zor bir sürecin olduğunnu ve kriz  sürecinde işten çıkarmaların artarak sürdüğünü kaydeden Çelebi, “İşsizlik ve yoksulluk işçi sınıfını ve emekçi halkımızı tehdit ediyor. Bize düşen bunlara karşı mücadeleyi yükseltmektir, el ele omuz omuza Türkiye’nin aydınlık geleceğine yürüyeceğiz” diyerek DİSK üyelerini hazır olmaya çağırdı. SOL

 

         HAFTANIN   İNCİSİ

 


 

Ergenekon davası tutuklu sanıklarından  Ayhan Çelik savunmasında, telefon görüşmelerinde ki,  “Vurma-kırma, öldürme” konuşmaları için “Mizacımız böyle” şeklinde açıklama yaparken, Orhan Pamuk'a yapılacak suikast planındaki görevine ilişkin konuşmalar ve dialoglar içinse:

            "....Beş dakikası bir kontör. Zaman da boldu. Boş boş konuşulmuş sözler bunlar..."     dedi.

 (Kaynak: http://groups.yahoo.com/group/Diyarbekir)

ADİL OKAY: “Eğilme Ah Çocuk Sakın Eğilme”

20/6/2009 · Kategori: Aktarma Yazilar


 Temel Demirer’e Selam

 

“Yazar Temel Demirer, 11 Ağustos 2007 tarihinde, Yedinci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşma nedeniyle, 7 Mayıs 2008’den bu yana Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden  dava sonucu, suç ve suçluyu övdüğü gerekçesi ile 28 Mayıs 2009 günkü  duruşmada 6 ay hapisle cezalandırıldı. Bakanlık Ankara’da devam eden bu yargılamada, TCK. 301.madde’de yeni yapılan düzenleme gereği,  Cumhuriyet Savcılığına gönderdiği soruşturmaya izin yazısında, Temel Demirer’i açıkça “SUÇLU” ilan ederek,    bu yazarı “İFLAH OLMAZ”  olarak gördüğünü,  yargı organlarına gönderdiği  bu ”resmi görüşü “  ile açıkça ifade etti. Resmi politikalar ve “resmi ezberleri”  bozan her konuşması nedeniyle  hapis  tehdidi altında olan, yazar Temel Demirer’ in  “özel bir muameleye” tabi tutulduğu  artık açıkça ortaya çıkmıştır. “[1]

 Bir ay kadar önceydi. Temel’le Ankara’da buluştum. Uzun uzun söyleştik. Sanat, siyaset, çocuklar, yeni kitaplar derken konu onun hakkında açılan davalara geldi. “Ne yapacaksın Temel, ceza verecekler gibi görünüyor. Gidip yatacak mısın.” Diye sordum. O da çok net ve kararlı bir ses tonuyla: “Tabi ki gidip yatacağım. Ben, sen, o, birilerimiz bu faşist ceza yasalarını teşhir etmezsek, gerekirse zindanda çürümeyi göze almazsak nasıl aydınlığa çıkar bu ülke. Gençlere nasıl örnek oluruz. Hem yeteri kadar sürgünde yaşamadık mı. Hadi diyelim o zamanlar, 12 Eylül faşizmi yüzbinlerce insanı zindanlara doldurmuş, senin, benim gibi onbinlerce insanı da sürgünde yaşamaya mahkum etmiş, gıyabımızda kalem kırmıştı. Biz ilk fırsatta ülkeye niye döndük. Avrupa’nın konforunu neden terk ettik. Bize ihtiyaç var diye. Temele bir tuğla daha koymak için, iğneyle kuyu kazmak için bize ihtiyaç var dedik ve döndük.”

 Doğruydu söyledikleri, ‘sürgün mektebinin rahle-i tedrisinden geçen’ Temel, ülkeye benden önce dönmüş ve gıpta ettiğim bir enerjiyle, dik duruşla insan hakları mücadelesine, sosyalizm mücadelesine katkı sunuyordu. Onun adını ilk kez 1982’de Filistin kamplarında duymuştum. O coğrafyada Onun adı Kirve kalender’di, benim adım da Adem. Sonra 1983’te Paris’te buluştuk Temel’le. Sürgün hayatımız boyunca Paris’in merkezinde korsan gösterilerde, yürüyüşlerde hep yan yanaydık. Sonra yeniden Türkiye. Ben de dosyalarım kapanır kapanmaz Temel’in izlediği yolu izlemiş ve ülkeye dönmüştüm. Doğrusu bu konuda beni teşvik edişini de hiç unutamam. Türkiye’ye dönünce ardı ardına kitapları yayınlanmaya başladı Temel’in. Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerine çağrılıyor, panellerde konuşuyordu. Hrant Dink ve onlarca aydının katıldığı üç gün süren “Aydınlık Sorgular Sempozyumu’na onunla birlikte katılmak ve tebliğ sunmak beni de onurlandırmıştı. Geçtiğimiz hafta bu kez Adana’da Şiar Rışvanoğlu’nun mahkemesinde buluştuk. Her zaman olduğu gibi beni görür görmez kucaklamış, çantama yeni çıkan kitaplarını ve Öykü’nün hediyesini doldurmuştu. Şiar Rişvanoğlu’na destek için yapılan basın toplantısında söz aldı Temel. Öfkeliydi. “Artık yeter” diyordu. “Edi Bese. Daha ne kadar süre bu ülkede söz, ses, yazı yargılanacak. Yargısız infaz amirleri ve işkence sanıkları elini kolunu sallayarak gezecek” diyor ve Şiar Rişvanoğlu’nun yazdıklarının altını imzaladığını, aynı suçu onurla işlediğini, işleyeceğini söylüyordu. Temel’i yaptığı konuşmadan dolayı kutlarken onun uzun yıllar önce söylediği ve benim bir şiirimde kullandığım cümle aklıma geldi.

 “Sertler kırılır, yumuşaklar eğilir. Biz kırılır ama eğilmeyiz.”

 Ben de bu gün, Temel Demirer’in 6 ay hapse mahkum edildiği ‘Suç’u işlemekten onur duyacağımı söylüyor, Sibel Özbudun’dan yapacağım bir alıntıyla yazımı sonlarken, Temel’i bir kez daha selamlıyorum.

 “Temel Dersim’e iki kez gitti. Bir keresinde beraberdik… Uğursuz olaydan neredeyse bir ay önce. Ökkeş, çağrıcımızdı ve hep yanımızdaydı. Mahçup, sevecen gülümseyişi, içi gülen çekik gözleriyle… Belediye salonunda katıldığımız paneli o yönetmişti. “Terörist” dedikleri delikanlı aramızda dolaşıyor, kurmaya çabaladıkları dernekten söz ediyordu bize. Müthiş saygılı, müthiş konuksever… İçimiz hemen ısınmıştı ona - “oğlumuz” diyecek kadar…

 Temel’in ikinci gidişi, Ağustos 2007’de VII. Munzur Kültür ve Doğa Festivali çerçevesinde düzenlenen bir panele katılmak içindi. Aynı salon, aynı düzen… Kapıda, konuşmacıların anlattıklarını, dinleyicilerin sorularını kayıt altına alacak aynı emniyet görevlileri… İki iskemle ötesinde o çekik gözlerinin içi gülen, mahcup, sevecen delikanlının hayaleti…

 Munzur Festivali panelinin üzerinden aylar geçti. Bir Ocak sabahı, kapımız çalındı… Polisin elinde saman kâğıdından o bildik zarf… Tunceli Belediyesi Konferans Salonu kapısını tutan emniyet görevlileri görevlerini kemal-i ciddiyetle yapmışlar, Temel’in bant kayıtlarını derhâl Tunceli Cumhuriyet Savcısı’nın önüne geciktirmeden koymuşlardı. Gerçi kayıt çözümleri üç sayfada toplam 74 kez “anlaşılamadı” ibaresinden malûldü; “emperyalist politikalar” “ermenist (???) politikalar” olarak kayda geçmişti, ama bu bile, savcıyı yalan-yanlış anlaşılmış, bozuk ifadeli çözümlerden “yasadışı silahlı TKP/ML örgütünün propagandası” yapıldığı sonucuna varmaktan alakoyamamıştı. Temel, “…operasyon neticesinde ölü olarak ele geçirilen” Ökkeş ’den övgüyle söz etmekle kalmamış, aynı zamanda “ülkede silahlı mücadele şartlarının var olduğunu ve silahlı mücadeleye hemen başlanması gerektiğini savunan bir görüşünün bulunduğunun tespit edildiği…” Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist isimli “terör örgütü” kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı da “hayırla” yad etmişti… O hâlde, “yasadışı silahlı TKP/ML terör örgütünün propagandasını yapmak” suçunu işlemiş olmalıydı ve TMY 7/2. maddeden cezalandırılması gerekiyordu… Hani, “ya tutarsa” hesabı.

 (…)Ancak Temel’in vak’ası, farklı gelişti. Bir kere, kaçak dövüşmeye kalkışmadı. Malatya 2. Ağır Ceza’da görülen ilk duruşmasında, “komünist olduğunu” haykırdı iddia ve yargı makamına. Hayatının hiçbir döneminde TKP/ML üyesi olmadığını, Ama İbrahim Kaypakkaya’yı tanıdığını ve düşüncesine, eylemine büyük saygı duyduğunu, Ökkeş’i ise oğul bildiğini söyledi. Ve sordu: “Ben ateistim. Yoksulların İsa’sına saygı duymam beni Hıristiyan propagandisti mi yapar? Ya da Mekke zulmüne başkaldıran Muhammed’i saymakla Müslüman mı olmuş olurum?”

 Böylelikle Savcılığın hazırladığı “proforma” iddianame, daha ön-savunmada tökezlemişti… Savcılık, Temel’in ve sevgili avukat(ımız) Şiar’ın savunma yaptığı ilk duruşmanın ardından, iddiayı “suçu ve suçluyu övme” noktasına geri çekti… Tabii, “suç” nedir, “suçlu nasıl övülür?” sorularına yanıt getirmeden…

(…)Karl Marx’ın, “Eleştiri, kafanın bir tutkusu değil, tutkunun kafasıdır”; Rosa Luxemburg’un, “Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür”; Elie Wiesel’in, “Adaletsizliği engelleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğimiz bir zaman asla olmamalı,” sözlerinden esinlenen Temel’in savunmaları, hepimize bir şeyi gösteriyor: Ancak tarlakuşu kendisini cendereye alan yasalara, yasaklara aldırmadan şarkı söylemeyi sürdürürse geçersizleşir, yersizleşir, ilişkinsizleşir yasaklar…

 Ve tarlakuşları şarkı söylemeyi sürdürdükleri sürece özgürdürler…”[2]

 

www.adilokay.com

 

 

_______________

[1]Avukat Münip Ermiş. Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube Başkanı
[2]
Bir oğlumuz vardı… Ya da “suç nedir?” Sibel Özbudun. 13 Mart 2009 15:53:50, Balgat


SİBEL ÖZBUDUN: “BİRAZ “MİLLİ EĞİTİM”DEN SÖZ ED

20/6/2009 · Kategori: Aktarma Yazilar

 

 

“Öğrenciler öğretmenlerinin

yediklerini hazmederler.”[2]

 

Sizlere eğitim/öğrenimden söz etmek, zor, biliyorum.

Siyasi mahkûma hücreden söz etmek, yoksul hastaya SSK hastanesinden söz etmek gibi bir şey.

Türk eğitim sistemi, bir daha unutmamak üzere kafamıza vurula vurula bellediğimiz bir şey.

Ve bana sorarsanız, tarihin en uzun yanlışlıklar silsilelerinden bir tanesi.

Her bir düzeltme girişiminin yeni yanlışlar eklediği, her iktidarın kendi “insan tipi”ni yetiştirmek üzere yap-boz tahtasına çevirdiği; ama bir yandan kendi ideolojisini yerleştirmeye çabalarken, bir yandan da bunu en ucuza getirmeye çalıştığı, “kemerleri sıkma” denilince ilk elde akla gelen bir kalem…

Bu nedenledir ki, Türkiye, 2008 yılında eğitime ayırdığı bütçenin GSMH’ya yüzde 3.20’lik oranıyla, Vanaulu (5 7.3), Kiribati (yüzde 11.4), Barbados Adaları (yüzde 7.1), Brunei Sultanlığı (yüzde 4.8) gibi, haritada yerini gösteremeyeceğimiz ülkelerin gerisinde kalıyor.

Bu nedenledir ki, OECD ortalaması 7 951 ABD doları olan öğrenci başına harcama, Türkiye’de 4 231 dolara düşüyor…

Her iktidar partisinin eğitim sistemini kendi kadrolarını ve kendi insan tipini yetiştireceği bir “fidelik” olarak gördüğünden söz etmiştim.

Bu nedenledir ki Türkiye eğitimi, milliyetçilik, İslâmcılık ve liberalizmin garip bir karmaşası, bir hilkat garibesi olmanın ötesine geçemiyor.

“Milliyetçilik” dedim…

Daha geçenlerde, Tarih Vakfı’nın ilk ve orta öğretim ders kitaplarında yaptığı araştırma, “düzeltildi” denilen bu yayınlarda sırıtan kaba milliyetçiliği gözler önüne sermedi mi? Birkaç örneği hatırlayalım mı?

●“Batı Karadeniz’de hamsilere yem olsun diyeceğim ama… Gavur etiyle beslenen hamsiden hayır mı gelir?” (İlköğretim Müzik 6-7-8 Öğretmen Kılavuz Kitabı MEB Yayınları)

“Türküz, bütün başlardan üstünüz.” (Ortaöğretim Trafik ve İlkyardım Kitabı MEB Yayınları)

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde hayali iddialara dayalı yapay bir Ortodoks ayrılıkçılığı yaratmaya yönelik faaliyetler günümüzde de sürmektedir. Avrupalı güçlerin ve Yunanistan’ın Anadolu’ya ilişkin hedefleri canlılığını korumaktadır. Yunanistan, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Ortodoks ayrılıkçılığını tekrar canlandırmaya çalışmaktadır.” (T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Lise 3, MEB)

“Anadolu’ya gelen kavimler yüzey şekillerinin engebeli olması nedeniyle Anadolu’nun bir kısmına sadece doğusuna veya batısına yerleşmek zorunda kalmışlardır. Türkler ise Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra Anadolu’nun tamamına hâkim olarak bu parçalı yapıya son vermişler, mekân ve kültür birliğini sağlayarak burayı sonsuza dek kendilerine yurt edinmişlerdir.” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

“Türk Kültürü ortaya çıktığı, oluştuğu ve yayıldığı bölge itibarıyla dünyanın en eski kültürlerindendir.” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

“Türkler; çok gelişmiş bir devlet sistemine, çağını aşan yönetim biçimlerine, adil hukuk kurallarına ve düzenine sahiptir. Milyonlarca insanın konuştuğu mükemmel bir dil…” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

Bu, benim öğrenim yıllarında da böyleydi, anneminkinde de…

Şaka yapmıyorum. İşte size annem zamanında okutulan ders kitaplarından birkaç örnek:

“Beşer tarihinde Türkler kadar çok ve büyük devletler kuran bir ırk gelmemiştir. Bunu tarih bilginizle ispat ediniz.”(Olgunluk Tarih Soruları, 1935)

Türk ulusunu birbirlerine bağlayan ırk, düşünüş ve duyuş, Türklüğe mahsus ahlâk, moral ve yaradılış, başka uluslarda az bulunur.” (Yurt Bilgisi)

Elinde bir koca kara şişe var,

İçinde ömrünü zehirleyen su;

Ne Hak korkusu var nede yurt kaygusu,

İçki düşmanımız bir Yunan kadar…” (Yurt Bilgisi, 1927-28)

Türkler dünyanın en cesur, en asil, en kavi milletiydi… asırlarca bütün Asya’ya hâkim olmuşlar, Atilla Avrupa’yı ezmiş, köpek gibi inletmişti. Türkler medeniyet yollarını açmış, heryere kahramanlık, temiz kan, saf ahlâk, teceddüt ve ıstıfa (arınma) götürmüşlerdir…” (Edebiyat, 1934)

 Eğer bizler bir şeyler yapmaz, yapamaz isek, korkarım sizlerin torunlarınıza dek uzayıp gidecek…

Evet, Türk eğitim sisteminde müfredat, kaba bir milliyetçilik üzerine kuruludur, ötekileri, yani (Müslüman ya da gayrımüslim) Türk-olmayan unsurları aşağılamadığı yerde, görmezden gelir, onlar yokmuş, hatta hiç olmamışlar gibi davranır. Dolayısıyla, T.C. ilk ve ortaöğretim okullarına devam eden T.C. yurttaşı bir Kürt, bir Çerkes, bir Arap, ya da bir Ermeni, Rum veya Yahudi, soyunun Orta Asya’dan göç eden Oğuz boylarına dayandığını, 1071 yılında Alparslan’ın akıncıları arasında Anadolu’ya geldiklerini, neredeyse insansız olan bu toprakları iskân edip medenileştirdiklerini bellemek durumundadır.

Bu böyledir, çünkü öğretim, ulus-devleti biçimlendiren resmî çerçevenin çocuklara, gençlere aktarıldığı ortamdır. Bu çerçeve, hiçbir şekilde sorgulamaya, tartışmaya açık değildir. Tartışmaya açılması, yurttaşlığın biçimlen(diril)işinde elinde monolitik bir milliyetçilik anlayışından başka bir formülü olmayan Türk(iye) egemenleri için, “egemenliğin parçalanması” anlamına gelecektir çünkü…

Milliyetçiliğin yalnızca müfredatla, ders kitaplarıyla aktarılmadığını biliyoruz üstelik. İlk ve orta dereceli okullarda, o çok sevilen tabirle, “genç dimağları biçimlendiren” öğretmenler arasında nasıl bir zihniyet dünyası yürürlüktedir acaba?

Gelin yanıtı, Memur Sen üyesi Eğitim Bir Sen’in yaptırdığı bir araştırmadan alalım: “Eğitim-Bir-Sen tarafından 10 bin öğretmen üzerinde yapılan araştırmaya göre; öğretmenlerin yüzde 27.8’i kendini demokrat, yüzde 23.9’u muhafazakâr, yüzde 19’u milliyetçi, yüzde 15.6’sı sosyal demokrat, yüzde 4.8’i liberal demokrat, yüzde 3.4’ü ülkücü, yüzde 2’si İslâmcı olarak görüyor.”[3]

Demek ki öğretmenlerin yüzde 23.9 + 19 + 3.4 + 2 = 48.3’ü, yani yaklaşık yarısı, muhafazakâr-milliyetçi-ülkücü-İslâmcı hatta tanımlıyor kendisini. Bu durumun ortaya çıkardığı pratiği ise, gelin Şırnak’ın Uludere (Qilaban) ilçesine bağlı Gülyazı / Bejuh köyü ilköğretim okulundan örnekleyelim:

“Şırnak’ın Uludere (Qilaban) İlçesi’ne bağlı Gülyazı (Bejuh) Köyü’ndeki Gülyazı İlköğretim Okulu’nda öğretmenlerin öğrencileri bazı dizileri izlemeye zorladığı ve dizileri izlemeyen öğrencileri dövdüğü iddia edildi. Öğretmenlerin sürekli Kürtlere hakaret ettiğini belirten öğrenciler, ‘Geç kaldığımızda öğretmenler bizi okulun bahçesindeki Atatürk büstünün önüne götürüp ‘Atam geç kaldığım için özür dilerim, lütfen beni affet’ dememizi istiyorlar’ dedi.

(…) Yaklaşık bir yıldır Gülyazı İlköğretim Okulu’nda, Gülyazı Hülya Başar Lisesi’nde sözleşmeli öğretmen olarak çalışan ve birçok derse giren Yalçın Koçer adlı öğretmenin kendilerine sürekli Kürtleri karalayan sözler sarfettiğini söyleyen H.E. adlı öğrenci, milliyetçiliğin işlendiği dizileri izlemeye zorlandıklarını ifade etti. Diziyi izlemedikleri hâlinde öğretmenin kendilerine ceza vereceğini söylediğini belirten H.E., ayrıca öğretmenin kendilerine sürekli hakaret ettiğini ve dövdüğünün altını çizdi. (…) Öğretmenin Kürtlere sürekli hakaret ettiğinin altını çizen H.E., ‘Bize Türklere güvenmemiz gerektiğini ve onların tek dostlarının olduğunu söylüyor. Sürekli Kürtleri aşağılayan sözler sarf ediyor. Bunu doğru bulmuyoruz. Biz okula sadece bir şeyler öğrenmek için gidiyoruz. Ve bu öğretmenin de bir an önce görevi terk etmesini istiyoruz’ diye konuştu.

(…) Öğretmenin öğrencilere dizilerde canlandırılanların hepsinin doğru olduğunu söylediğini belirten S.E., öğretmenin bütün yaşamlarına karıştığını ifade etti. Okula gitmekten artık çekindiklerine dikkat çeken S.E., her geç kaldıklarında ise dayağa ve hakarete maruz kaldıklarına işaret etti. S.E., ‘Okula geç kaldığımız bazı zamanlarda ise okul müdürü ve öğretmen bizi okulun etrafında 5 kez dolanmamızı istiyor. Bazen de okulun bahçesini temizlememizi istiyoruz. Ayrıca, geç kaldığımızda okulun bahçesindeki Atatürk büstünün önüne gidip, ‘Atam geç kaldığım için özür dilerim, lütfen beni affet’ dememiz isteniyor. Biz bu durumdan çok rahatsızız. Öğretmen bize ders vereceğine siyaset yapıyor’ dedi.”[4]

Kürt tarafında eleştiri ve başkaldırı üreten “milliyetçi eğitim” Türk tarafında ne(ler) üretmekte? Ne yazık ki, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından başlarına beyaz bereler geçirip maçlarda “Hepimiz Ogün Samast’ız” diye tezahürat yapan gençleri…

Türk eğitim sisteminin ikinci ayağının, “İslâmcılık” olduğunu söylemiştim az önce. Bu durum en çok İslâm’ın Sünni/Hanefî mezhebi dışında hiçbir görüş ve inanışa yer vermeyen, böylelikle de, bu topraklardaki milyonlarca Alevi’yi yok sayan “Din ve Ahlâk Bilgisi” derslerinde çıkıyor ortaya. Ve AKP iktidarıyla birlikte dozajını giderek arttırıyor.

Ama bilinir; Türkiye’de Sünni-Hanefî esaslara dayalı din öğretimi AKP ile birlikte başlamadı. 1980’lere kadar seçmeli bir ders olan din bilgisi dersleri, gençlerin “Komünist ve Bölücü düşüncelerle ifsat edilmesinin önüne İslâm dini ile geçmek” cinfikirliliğini gösteren 12 Eylül askerî rejimiyle birlikte ilk ve orta öğretim kademelerinde zorunlu ders hâline getirildi. Üstelik de bu, Anayasa’nın 24. maddesiyle sağlam kazığa bağlandı. 12 Eylül cuntası bununla da hızını alamayıp, imam-hatip liselerini mesleğin yanı sıra, “yüksek öğretime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları” saydı. (1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, 32. md.)

Böylelikle, 1997 yılında yapılmış bir araştırmaya göre sadece yüzde 20’si din adamı olarak görev yapmak isteyen, buna karşılık yüzde 37.7’si “devlet adamı” olmak istediğini belirten İHL’lilere bürokrat olma yolu açılmış oldu. Onlar, imam-hatip olarak yetiştirildikleri liseleri bitirdikten sonra SBF’ne girip müdür, müsteşar, müfettiş, İktisat’a gidip Merkez Bankası yöneticisi, planlamacı, üniversite hocası, başbakan filan oldular…

Ancak eğitimin “İslâmîleştirilmesi” yalnızca İHL’ler eliyle gerçekleştirilmiyor. Bugün pek çok tarikat ve cemaat, özel okul ve dershaneler aracılığıyla eğitim alanında faaliyet göstermekte. Bunlar arasında, ulusal sınırları çoktan aşmış olanlar da cabası…

Bunun yanısra, dinsel zihniyet, devletin “laik” okullarının din dersleri dışındaki müfredatlarına da sızmış durumda…

Hem de AKP iktidarının 2004-2005 eğitim-öğretim yılında 120 okulda pilot olarak uygulamaya sokup, 2006 yılında bütün okullara yaydığı yeni ilkokul programının (müfredat) gerekçesinde meşrulaştırılmış hâliyle.

Ne deniliyordu bu programın gerekçesinde? Hatırlayalım: her madde partikülünün belirli bir mekân içerisinde ölçülebilir bir hızla devindiği postülasından hareket eden Newton fiziği yerini, belli bir anda nerede ve hangi hızda oldukları saptanamayan atom-altı parçacıkların (elektronlar) öngörülemeyen devinimine dayanan göreci Kuantum fiziğine bırakmış olduğuna göre, artık kesinliklerden vaz geçip, olasılıklara dayalı bir eğitim sistemi benimsemek gerekmekteydi… Şu hâlde her şey göreliydi. Dolayısıyla evrim kuramının yanı sıra, hatta onun yerine, pekâlâ “Yaradılış Kuramı” da okutulabilirdi.

Tabii AKP erkânının postmodern göreciliği, buraya kadardı. İş yaratma/yaratılma meselelerine gelince, kestirip atıyordu, “Program”: “Her birey yaratılıştan mükemmeldir”…

İktidardan işareti alan öğretmenler, mesajı aldıklarını göstermekte gecikmediler. İşte

Diyarbakır’da Rekabet Kurumu Anadolu Lisesi’nde kimya öğretmeni Zeki Kılıçarslan’ın 10’uncu sınıflara yaptığı sınavda sorduğu soru:

“X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf’a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz (N: 6.10 üzeri 23).”[5]

Peki, milliyetçilik ile İslâmcılık böyle birbirine karılınca ortaya ne çıkar?

Söyleyeyim; bir ankete göre yüzde 71’i meleklere ve cinlere, yüzde 69’u nazara, yüzde 67’si Havva-Âdem efsanesine, yüzde 63’ü Nuh’un Gemisi’ne, yüzde 76’sı rüyanın gelecekten haber verdiğine, yüzde 69’u telepatiye, yüzde 58’i UFO’lara, yüzde 51’i astrolojiye ‘İnanıyorum’ veya ‘Olabilir’ yanıtını veren… Yüzde 42’si telekineziye, yüzde 35’i reenkarnasyona, yüzde 33’ü UFO uygarlığına, yüzde 31’i türbe-yatıra, yüzde 28’i aramızda uzaylılar olduğuna, yüzde 21’i fal ve falcıya, yüzde 18’i medyuma, yüzde 10’u da muskaya ‘İnanıyorum’ veya ‘Olabilir’ diyen” üniversite öğrencileri çıkar…

Bitmedi… Keşke bitmiş olsaydı.

Son yıllarda, eğitim sistemine bu “cinfikirli” AKP’li zevat eliyle, yeni bir aşı zerk ediliyor: (neo)liberalizm aşısı… “Yaradılış”çı yeni “Program” aynı zamanda eğitim öğretim sistemini ve bu sistemi biçimlendiren zihniyeti piyasa mantığına teslim edeceğini açıkça ilan ediyor. Böylelikle, “girişimcilik”, “verimlilik”, “esneklik”, “müşteri memnuniyeti”, “toplam kalite yönetimi”, “vizyon/misyon”, “yönetişim” vb. piyasa dili ve mantığı, ilkokullardan üniversitelere dek tüm eğitim öğretim sistemine nüfuz ederek, onu dönüşüme uğratıyor. Örneğin, “Program”ın hedefi şöyle açıklanmakta:

 “…hızla değişen dünyada ortaya çıkabilecek ekonomik fırsatları (öğrencinin) değerlendirmesi için rehberlik eder. Bu sayede öğrenci, gittikçe küreselleşen dünyada başarılı bir birey olarak, ilerideki çalışma hayatına girişimci bir ruhla ayak uydurmada zorlanmaz.[6]

Sanırsınız ki öğrenci değil, broker yetiştirecekler…

İşin trajikomik yanı, “ilerideki çalışma hayatına girişimci bir ruhla ayak uydur”ması öngörülen öğrencilerin, yüzde 55’i ikili eğitim yapan, sınıfları tıklım tıklım, çoğunun duvarları üflesen yıkılacak,[7] sobasına kömürü velilerden toplanan haraçlarla alınan, bilgisayar, laboratuar ne kelime, duvarında asılı haritası olmayan okullarda, maaşları yoksulluk seviyesinin altında kalan öğretmenler tarafından yetiştirilmesi düşünülüyor!

Üstelik, 1999-2005 yılları arasında toplam 436 614 çocuğun ilköğretim diplomasına sahip olamadan hayata atılmak ya da evlenmek zorunda bırakıldığını, örneğin Urfa’nın, Diyarbakır’ın, Batman’ın, Adıyaman’ın, Adana’nın yoksul mahallelerinde öğrencilerin yüzde 5-20 arasında değişen bir oranının, mevsimlik işçi olarak çalışmak üzere okullar kapanmadan bir ay önce ayrılıp açıldıktan bir ay sonra ders başı yaptığını bile bile… “Ört ki ölem” mi demeli?

Ama diyorum ya, “cinfikirliliğin” sonu yok. Kaldı ki, içinde yaşadığımız sistem, “altta kalanın canı çıksın” sistemi… AKP iktidarı, 11 Kasım 2004 tarihinde mecliste onaylattığı “Milli Eğitim Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile birlikte, okulların finansmanını, kamudan ailelere doğru kaydırarak (haydi bir kere de biz kullanalım) “sözde” fırsat eşitliğine son (ve öldürücü) darbeyi de indiriverdi. Bu kanun ile birlikte, “okul aile birlikleri, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkânlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere, aynî ve nakdî bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir, okulların bünyesinde bulunan kantin, açık alan, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir veya işletebilirler”di… Böylelikle okul yöneticilerinin kayıt sırasında velilerden 30 farklı başlık altında para toplaması bir kalemde yasalaştırılmış olmanın yanı sıra, orta ve üst sınıf mensuplarının çocuklarının okuduğu okullar ile yoksul çocukların okudukları okullar arasındaki uçurumun “meşru ve doğru” kabul edildiği ilan edilmiş oluyordu.

Bu tabloya bakarak, artık şu tür haberlerin “haber değeri” bile taşımayacağı bir kesite doğru yol aldığımızı vurgulamaya gerek var mı?

Radikal Gazetesi’nin 2005’te Kartal’da ortaya çıkardığı ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in ‘münferit’ diye değerlendirdiği ‘devlet okulunda özel sınıf’ ayrımcılığı, bu kez yine Kartal’da Sabri Taşkın İlköğretim Okulu’nda sürüyor. Altı ‘etüt’ sınıfının gün boyu eğitim verdiği, bilgisayarlı, projeksiyonlu, dolaplı ve özel sıralı sınıf için ayrı yemek de çıkıyor.

Okulda bir, iki ve üçüncü sınıflarda ikişer etüt sınıfı bulunuyor. Veliler çocuklarını bu sınıflara kaydettirmek için önce 50 YTL bağış yapıyor sonra da her ay 50 YTL ödüyor. Ayrıca, etüt öğrencileri ve öğretmenlerine özel yemek de getirtiliyor. Bunun için de 65 YTL alınıyor. Bu amaçla, ana sınıfların bulunduğu birinci kattaki bir bölüm ‘yemekhaneye’ dönüştürülmüş.

Okulda aslında ikili eğitim uygulanıyor. Sabahları 6. ve 8. sınıflar, öğleden sonra birden beşe kadar olan sınıflar eğitim görüyor. Etüt sınıflarında ise gün boyu eğitim var. Bu sınıflar bilgisayar, projeksiyon aracı, özel dolap, tekli ve ikili özel sıralarla donatılmış. Bu gereçler, veliler tarafından alınıyor.

Aynı okulda, bir bölümü “bilgisayarlı, projeksiyonlu, dolaplı ve özel sıralı” sınıflarda öğrenim görürken, çoğunluğu tıklım tıklım sınıflarda kara tahta üzerinde tebeşir tozuna talim eden, sınıfları ellerinden alınıp yemekhaneye dönüştürülmüş öğrenciler… Birinci grup şimdiden mimar, mühendis, doktor ya da broker olmayı garantilemiş durumda… Ya ikinciler? Onlar da oranları gençlik içerisinde oranı yüzde 25’i bulan işsizler, ya da iki-üç hafta çalışıp silikozisden ölen kot taşlama işçileri, koruyucu gözlük kullanmadığı için gözüne kıvılcım sıçrayıp, ustasının izniyle eve gitmeye hazırlanırken su dolu çukurun içinde boğulup ölen küçük kayıtdışılar arasında yerlerini ayırtsalar iyi olur!

Turgut Özal boşuna “ben zengini severim” dememişti!

Evet, artık Türk öğretim sistemi de “zenginleri seviyor”…

Adnan Gümüş’ün Eğitim Sen bünyesinde yaptığı “Ortaöğretimde Şiddet Araştırması” bunu net bir şekilde gösteriyor. Örneğin, çoğunlukla alt-orta ve alt sınıftan öğrencilerin devam ettiği meslek liselerinde idarecilerin öğrencilere dayak atma oranı yüzde 46, öğretmenlerin dayak atma oranı yaklaşık yüzde 57.5 gözükürken, orta ve üst sınıf çocuklarının devam ettiği Anadolu liselerinde bu oranlar sırasıyla, yüzde 10 ve yüzde 16 (yaklaşık oranlar) olarak ortaya çıkıyor. Ve öğrenciler arasında bıçaklı/silahlı kavgalar da örneğin endüstri meslek liselerinde yüzde 59 oranında seyrederken, Anadolu liselerinde yüzde 5.6’yı geçmiyor… Bir başka deyişle, Milli eğitim sistemi zenginleri, şiddet ise yoksulları seviyor!

* * *

Bütün bu olgular, rakamlar neyi mi anlatıyor?

Milliyetçi-mukaddesatçı-(neo)liberal öğrenim sisteminin, içine sürüklendiği açmaz içerisinde debelenir ve her debelenişinde biraz daha ucubeleşirken, yaz-boz tahtasına çevrilenin sizin hayatınız, yok edilenin sizin geleceğiniz olduğunu…

8 yılı ilköğretim, 4 yılı ortaöğretim olmak üzere 12 yılını okul sıralarında dirsek çürütmekle geçiren bir gencin, iş üniversiteye girmeye geldi mi, bütün öğrendiklerini unutup da dershanelere koşmasındaki garabetin artık taşınamaz olduğunu…

Millî eğitim sisteminin insan yetiştirmek bir yana, varolanı da bozduğunu, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatmayan; Kıbrıs’ın yerini haritada gösteremeyen; hayatında Karl Marx’ın, Albert Einstein’ın, Antonio Gramsci’nin, Deniz Gezmiş’in adını duymamış; kitap okumayan, sinemaya, tiyatroya gitmeyen, ama maçların, TV yarışmalarının önünde kuyruk oluşturan bir genç kuşağın kanıtladığını…

Ve bütün bunları değiştirecek olanın yalnızca ve yalnızca sizin iradeniz olduğunu…

“Sizin iradeniz”, dedim… Bu çok önemli. Çünkü “Parası olan okur” mantığına teslim edilen Türk eğitim sistemi, bir kuşak sonrasında nüfusun büyük kesimini oluşturan dar gelirliler arasından doktor, mühendis, avukat, öğretim üyesi, iktisatçı, yönetici çıkmamasını sağlayacak şekilde yeniden düzenleniyor. Bir başka deyişle, Türkiye nüfusunun büyük bölümünün, eğitim sürecinde biçimlenen hizmetlere erişiminin önünün kesilecek… Ya da kaba bir bölünmeyle toplumun yüzde 10 ya da 20’si, eğitim aracılığıyla geri kalan yüzde 80-90 üzerinde mutlak ve geçirimsiz bir “oligarşi” oluşturacak! Alt ve orta alt sınıf çocuklarının nasibine ise, en iyi ihtimalle asker-polis-imam-teknisyen-ustabaşı olmak düşecek; ya da kronikleşen işsizler ordusu içerisinde “ne iş olsa yaparım”cılığa boyun eğmek…

Eğitim Türkiye’de dar gelirliler için yazgısını değiştirme konusunda en önemli araçtır. Bu nedenle aileleriniz canlarını dişlerine takıyor, ne yapıp edip okutmaya çalışıyor sizleri…

Ama artık bu “düş”ün de sonu geldi… Türkiye’nin ilk ve orta öğretim okulları arasındaki “sınıf” uçurumu giderek netleşip derinleşiyor. Bir yanda, şiddete teslim olmuş, perişan durumdaki okullarında, sefalet ücretlerine talim eden öğretmenlerin elinde milliyetçi-mukaddesatçı bir müfredatı ezberlerken geleceği karartılan devasa bir çoğunluk; bir yanda ise, “gittikçe küreselleşen dünyada başarılı bir birey ol”maya hazırlanan, bilgisayarlı, laboratuarlı, iki yabancı dil eğitimli “mutlu azınlık”…

Bu gidişata dur diyebilecek olanlar ise, söylediğim gibi, yalnızca ve yalnızca sizlersiniz…

Yani “Solgun bir halk çocukları ayaklanması…”

 

SİBEL ÖZBUDUN

21 Mayıs 2009 14:43:58, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 30 Mayıs 2009 tarihinde Ankara Dev-Lis’in düzenlediği toplantıda yapılan konuşma metni… Çoban Ateşi, Yıl:3, No:93, 11 Haziran 2009…

[2] Karl Kraus.

[3] http://www.gazeten.com/sinif-gecme-zorlastirildi/

[4] http://www.halklarinsesi.eu/index.php?option=com_content&view=article&id=270:oerencilere-okullarda-milliyetcilik-dersi&catid=1:tumhaber&Itemid=3

[5] “Diyarbakır Rekabet Kurumu Anadolu Lisesi kimya öğretmeni Zeki Kılıçarslan, yaptığı yazılı sınavda ahret sorusu sordu” http://www.cshtr.com/egitim-haberleri/28751-kimya-sinavinda-ahiret-sorusu.html

[6] İsmail Sağdıç, “Yeni Eğitim Programı (Müfredatı) Üzerine”, 07.12.2006. http://www.egitimsen.org.tr/ index.php?yazi=781.

[7] “İzmir ve ilçelerinde son yıllarda yapılan, laboratuvar testleri ve fizibilite incelemelerinden geçen 3 bin 589 okul binasından 243'ü ‘riskli’ bulundu. Riskli binalardan 116'sının ‘çürük’, 49'unun ‘çok çürük’ olduğu tespit edildi.” (http://www.cshtr.com/egitim-haberleri/20888-izmirde-243-okul-binasi-riskli-bulundu.html) Orası İzmir! Varın gelin Hakkâri’yi, Van’ı, Kırşehir’i düşünün…

TEMEL DEMİRER: “ÜÇÜ BİRDEN GİTTİ”

20/6/2009 · Kategori: Aktarma Yazilar

“İnsanları severim

haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları.”[1]

 

Üçü birden gitti; ardı ardına…

Üçü birden gitti; hepimize onur, vicdan, mücadele, ahlâk, ısrar ve kararlılığın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatarak…

Honore de Balzac’ın, “Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne suç, ne namus, ne de ruh,” diye betimlediği coğrafyamızdaki çürümenin orta yerinde Onlar; geleceğin yol gösterici muştularıydı…

Karl Marx’ın, “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur”…

Veya V. İ. Lenin’in, “Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar”…

Ya da Paul Krugman’ın, “İçinde bulunduğumuz siyasi hava ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesinde gerçekten de çok belirleyici mi? Evet, siyasi kutuplaşma ve partizan yaklaşımlar ekonomik eşitsizliği daha da derinleştiriyor…”[2] saptamalarının somutlandığı günümüz Türkiye’sinde (ve elbette yerküresinde) Onlar; “haksızlığa yumruk gibi sıkılı insanlar”dılar… Bunun yanı sıra “ne”yi, “nasıl” yapacağımızın da örnekleriydiler…

Nihayet Onlar, Mayakovski’nin dizelerindekiydiler: “Siz/ ürkek çocukları/ hüznün,/ ve siz/ gökyüzünün/ mavi olduğunu unutanlar!/

Dinleyin artık/ Susun da!/

Belki de/ son/ aşkıdır/ bu/ gökyüzünün:/

Ki onulmaz yarası/ Kanar da kanar…”

 

AŞIK İHSANİ

Karanlıkları aydınlatma ısrarının bir diğer adı olan Aşık İhsani, Onlardan biriydi…

“Devrimci aşık geleneğinin ilk temsilcisi”ydi; 68 kuşağının “Militan Ozan”dıydı; “Türküleriyle binlere seslendi” O…

Onu “Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar/Geliyoruz, geleceğiz, yakındır” dizeleriyle başlayan türküsüyle hatırlıyorum… O 21 Nisan 2009 günü, 77 yaşında Diyarbakır’da toprağa verirken, hâlâ da belleğimde çınlıyor sözleri…

Üzerine yıldızların yağdığı bir isyan…

Ya da İrfan Sarı’nın dizelerinde anlattığı: “yürüdü/ tarih olan taşlar arasında/ tarih yazmak için/ sonra/ yavaşça durdu/ gözyaşından buhar çıkarcasına/ son istasyonda durmuş/ kara bir tren gibi...”

Onu 1960’lı yıllardan anımsarsınız…

Göğsüne kadar inen sakalıyla, havaya kaldırılmış sazıyla, kısa boyuna karşın görkemli bir görüntüsü vardı. Sevgilisi, yâreni Güllüşah’laydı çoğunluk sahnelerde…

Hatırlamayan var mı? “Aşık İhsani’deki heyecan, insanı şaşırtacak kadar yüksekti. İşçilerden, emekçilerden, özgürlük ve demokrasiden, sosyalizmden söz edince yerinde duramaz, heyecanlandıkça heyecanlanırdı. İlerleyen yaşına rağmen sazını eline almazdan edemezdi…”[3]

Yoksuldu, yoksullardan yanaydı…

“1961 Anayasası’yla 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulur ve siyasal yelpazede köktenci bir muhalefet odağı olarak sol uçta yerini alır. O pos bıyıklı, koca sakallı, gür sesli adam da devrimcileşir, esmeye başlayan devrimci rüzgârın seslerinden biri olur. TİP toplantılarında, öğrenci mitinglerinde her zaman sahnededir.

‘Sorumluyum ben çağımdan/ Düz ovamdan dik dağımdan/ Sömürgeni toprağımdan/ sürene dek yazacağım...’ ya da ‘Aracının aldığı fark/ Gümbür gümbür işleyen çark/ Hırsından çatlayan toprak/ Bizim bizim hepsi bizim...’ gibi dizeleriyle kitleleri coştururdu...”[4]

Yaşar Kemal’in, “Aşık İhsani büyük bir şairdi. Bizim edebiyatçılarımız İhsani gibi şairlere halk şairleri diyorlar. Onlar halkın şairleriydi…. İhsani’ler ülkelerin her çağda mutluluklarıdır”; İlhan Başgöz’ün, “Aşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin en önemli ismidir. Aşık İhsani’nin şiiri ve hayat hikâyesi toplumun 1940’lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikâyesidir ve öğreticidir,” diye betimlediği Onun dizelerine baktığımızda herhangi bir Anadolulu saz şairiyle değil, kelimenin tam anlamıyla bir filozofla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Zaten hayatı da bir derviş gibi diyar diyar gezmek, envayi türlü işleri tutmak ve çalışmakla geçmiş. Bir de Karacaoğlan misali Aşık olmakla... Gönlünü her diyarda bir güzele kaptırmakla...

Filozoftu dedik ya! İşte kanıtı: “Git efendi hançerlenmiş yaramı/ Eşeleyip tazeleme bu sıra/ Köyüm yolsuz/ ben kanunsuz yaşarım/ Utan da şu asıra bak asıra...”

 

SEVİM ONURSAL

O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sıydı…

1971 başlarına kadar Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Sevim Onursal Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanları Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve arkadaşlarını İş Bankası, Ankara Emek şubesi kasasını kamulaştırmalarının ardından Kavaklıdere’deki evinde sakladığı gerekçesiyle, sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılanmış ve mahkûm edilmişti.

Bir yayınevinde grafiker olarak çalışan Sevim Onursal, 1971 Ocak ayında Emek İş Bankası Şubesi soygununa adları karışan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, İbrahim Seven, Necmettin Baca, İrfan Uçar ve Kor Koçalak’ı evinde saklamıştı. Bu durum eve tesadüfen gelen icra memuru, avukat ve bir polisin rehin alınmasıyla ortaya çıktı. Onursal ve arkadaşları evden ayrılarak kayıplara karıştı. Olaydan sekiz gün sonra Onursal savcılığa giderek teslim oldu.

Tarih 17 Ocak 1971 Pazar. Saat 18.00. Ankara Adliyesi’nin koridorunda siyah uzun kürklü palto üzerine beyaz bir atkı atmış bir kadın, dönemin nöbetçi savcısı İrfan Atca’nın odasına girer, karşısına oturur ve bir sigara ister. Resmi binada sigara içilemeyeceği konusunda kadını önce azarlayan savcı, “Ben Sevim Onursal” sözleri üzerine, “O hâlde içebilirsiniz” diyerek bir sigara uzatır. Adliye bu gelişme üzerine bir anda karışır. Savcı Nusret Demiral evinden çağrılır, emniyet müdürleri adliyeye gelir. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerinde; Sevim Onursal’ın teslim olduğu haberine yer verilir.

Bugün Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinin üzerinden 31 yıl geçti. 6 Mayıs 1972’den bu yana sayısız belge, bilgi ve arşiv yayımlandı. Döneme tanıklık edenler; belgelerle, fotoğraflarla yazdı, çizdi, anlattı. Biri hariç: Sevim Onursal... O, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) davasında yargılandı. İki yıl hapis yattı, hiç konuşmadı.

Kızı Berrin, “Cezaevine götürdüğümüz her çiçeği nasıl tuvallere özenle taşıdıysa geçmişini de aynı özenle taşıyor” sözleriyle anlatıyor annesini.

Arkadaşı Şencan Yelken de “Her zaman her yerdedir. Bir gün rock konserinde, bir gün 1 Mayıs kutlamalarında” diyor.

Sevim Onursal, Gezmiş ve arkadaşlarının hikâyesini sinemaya taşıyan Reis Çelik’in “doğru dürüst kadın rolü’ yoktu yakınmasına inat, evinin her bir köşesine sinen geçmişiyle nasıl bir rolü olduğunu anlatacak gibi duruyor... [5]

O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sı; buydu…

1926 Yılında doğan Sevim Onursal, 60’lı yılların başlarında TİP içerisinde yer almış ve daha sonra Sinan Cemgil’le birlikte THKO saflarına katılmıştı. Hapishaneden çıktıktan sonra da devrimcileri hep destekleyen “Sevim Abla”nın, üç çocuğu vardı.

İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da yapan Onursal, 1945-1950 arası İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde misafir öğrenci ve 1950’den sonra da Ankara’da Refik Epikman’ın öğrencisi oldu. 1962 ve 1965’de Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi karma sergilerine katıldı. 1965-1967 arası Ankara Amerikan Haberler Merkezi sanat danışmanlığı ve sergi organizatörlüğü yaptı. 1967’de Stüdyo İn grafik stüdyosunu kurdu. 1967-1972 arası çeşitli grafik tasarım, dergi, kitapkapak düzenlemeleri, afiş ve dekor çalışmaları yaptı.

Sevim Onursal son yıllarını, yalnız yaşadığı evinde düşerek uğradığı ağır bir beyin sarsıntısının ardından gelen felçle geçirmişti. Yakınları bedensel yetilerini giderek yitirmekte olan ‘Sevim Abla’nın en mutlu anının 6-31 Mayıs 2006 arasında onun adına açılan kendi eserlerinden oluşan retrospektif sergisi ‘Denizler’in Anısına’ya tekerlekli sandalyeyle de olsa katılabilmek olduğunu anlattılar.

Sevim Onursal, Çengelköy mezarlığında ailesinin, dostlarının düzenlediği törenle toprağa verildi.

Onursal’ın mezarı başında konuşan kızı Berrin Alkaner, annesinin kendisine öldüğünde mezarı başında “üç cümleden fazla konuşmasını” yasakladığını anımsatarak, “Annem çok konuşmayı ve boş konuşmayı sevmezdi. Onu uzun bir yolculuğa çıkarıyoruz, içimizden geldiği gibi uğurlayacağız” dedi.

“Onun hepimizde hakkı var, ödeyemeyiz” diyen Mahir Sayın ise, Sevim Onursal’ın “İnsan sevgisiyle dolu bir yüreği” olduğunu vurgulayarak, “Kötü insan yoktur derdi, kimi zaman tartışırdık, ‘o kadar da değil’ Sevim Abla diye. Ama o ısrarlıydı, insanlara ve insanlığa inanmakta” diye konuştu.

Dualar ve ayinler olmaksızın yaşarken inandığı gibi toprağa verildi Onursal… Bir sosyalist gibi…

Yoldaşları, dostları Sevim Ablayı devrimci harekete olan katkıları, birbirinden güzel tabloları ve özellikle de onun “kötü insan yoktur” iyimserliğiyle hep hatırlayacak ve yaşatacaklardır kuşkusuz…

 

ŞİRİN CEMGİL

Sönmez Targan’ın deyişiyle, “O bize ağlamayı değil, savaşmayı öğretti.”

“Şirin 1960’ların devrimci öğrenci kızlarından biriydi; ama güçlü, korkusuz, güvenilir olanlarından biri... Yere sağlam basıyordu ayaklarını. Kendine güveni kuşkusuzdu ve tehditler karşısında gözünü bile kırpmayacağı apaçıktı,” derken Arif Şentek; Atilla Keskin de ekliyor:

“Türkiye İşçi Partisi’nin Çankaya ilçesinde delişmen, ateşli, hiç bir konuda erkeklerden geri kalmayan bir kadın yoldaşımızdı Şirin.

Sonra kendisinden hiç geri kalmayan yoldaşımız Sinan’la evlendi. Deli fişek, ‘kırk atlı akınlarda çocuklar gibi şen olduğumuz’ günlerdi. Doyasıya yapardık her yaptığımızı. Mitinglerde, seminerlerde, gecekondu gezilerinde, daha hakça bir düzen, daha insanca bir yaşam için kavga verirdik.

Kavgadan arta kalan zamanlarda hep türküler çığırırdı Şirin bize. O içli, dinleyenleri alıp, umutlarına, sevdalarına, acılarına, sevinçlerine götüren türküler...Bir kez küçücük evlerinde, Ruhi Su ile birlikte çalıp söyledikleri saatleri paylaşmak zevkini yaşamıştım.

Sonra acıları, genç yüreklerimize sığdıramadığımız kocaman acıları yaşadık ayrı mekanlarda.

Dağda, Nurhak’larda yitirmişti koca sevdasını Sinan’ını.

Beş sene sonra cezaevinden çıkıp, kendisini ziyarete gittiğimde artık türküleri ağıtlara dönüşmüştü. Sabaha kadar ağıtlar okudu. Sabaha kadar ağladık yitirdiklerimiz için doya doya...”

Evet (“Nurhak sana güneş doğmaz... Uçan kuşlar yuva kurmaz,” deyişindeki üzere!) Sinan, Kadir, Alpaslan Nurhak’ta öldürüldüğünde “Takvim 31 Mayıs 1971’de dondu… 31 Mayıs 1971 Pazartesi günü, radyonun 13.00 haberlerinde peş peşe iki haber yayımlanmıştı. Birinci haberde, Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi İnekli Köyü’nde jandarmalarla girdiği çarpışma sonucu ODTÜ öğrencisi Sinan Cemgil ile Alpaslan Özdoğan ve Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi Kadir Manga’nın öldürüldüğü, Mustafa Yalçıner’in yaralı, Hacı Tonak’ın da sağ yakalandığı açıklanır. İkinci haberde de Cihan Alptekin ve Tayfur Cinemre adlı gençlerin Tekirdağ’da jandarma tarafından yakalandığı açıklanır.

Turhan Feyizoğlu’nun ‘Nurhak Dağlarından Sonsuzluğa’ adlı kitabında Denizli’nin Buldan ilçesinde oturan Yazıcıoğlu ailesi damatlarının öldürüldüğünü duyunca yıkıldığını anlatır. ‘Çok sevdikleri Sinan’ın duvarda asılı duran fotoğrafına bakarak ağlayan Yazıcıoğlu ailesi, duvarda asılı olan takvimin yaprağını o günden sonra koparmaz. Takvim 31 Mayıs 1971 tarihinden itibaren koparılmamış olarak hâlen duvarda asılı durmaktadır.’

Cemgil ailesi de oğullarının öldürüldüğünü radyodan duyar. Adnan Cemgil, Nazife Cemgil ve aile dostları Orhan İyiler Sinan’ın cenazesini almak için Gölbaşı’na gider. Emekli albay olarak ordudan ayrılan ve o sıralar Sinanları yakalamakla görevli bir subay olan Yılmaz Erkekoğlu daha sonra yazdığı ‘Nurhak Ey Nurhak’ adlı kitabında o günü objektifliğiyle anlatır:

‘Geldiler!.. Evraklar imzalandı, başsağlığı dilendi. Cenazeler teslim edildi. Baba Adnan Cemgil, şu konuşmayı yaptı:

‘Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim. Ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum.’

Köylülere baktım. Adnan hocanın sözü bitince başlarını öne eğdiler.’

Sinan’ın babası Adnan ve annesi Nazife de sosyalist mücadelenin içinden geliyordu. Yaşamları boyunca inançlarının bedelini ödemişlerdi. Sinan’ın yoldaşı Atilla Keskin’in anlattığına göre bir gün Sinanların Göztepe’deki evlerine gidiyorlarmış. Apartmanların arasında kalmış, beton bloklara direnen bir köşkü görünce ‘Şuna bak’ demiş, ‘Nasıl da direniyor’. Sinan gülmüş: ‘O bizim ev. Zaten bizim aile de direnmeyi çok sever’…”[6]

Şirin de Sinan gibi, Sinan da Şirin gibi direngendi… Birbirlerine hep yakıştılar; ve nihayetinde de kavuştular…

Mezarı başında “Hayatta aslında her şeyimi ve ne yaptıysam ona borçluyum” diyen Taylan, annesinin ömrü boyunca fikirlerine sadık ve ödünsüz yaşadığını söyleyerek, tamamlamaya vakit bulamadığı yarım kalmış anı kitabını hazırlamasının, artık kendisi için bir görev olduğu belirtip, annesinin kararlı ve sevgi dolu, fikirlerinden taviz vermeyen ve nasıl düşünüyorsa öyle yaşamaya çalışan bir kadın olduğunu anlattı...

Ertuğrul Kürkçü ise, o dönem sosyalist hareketin içinde kadın bir militan olarak öne çıkmanın zorluğunu vurguladı. Şirin Cemgil’in inatçılığı ve mücadeleciliğinin yanı sıra, kadife sesinin etkili güzelliği ve eylemlerde söylediği türkülere ve Ruhi Su Dostlar Korosu’nda çalışmalarına değindi…

Sevim Tarı-Belli, “Bir yiğit kadınımızı daha yitirdik” derken; Su Apaydın da ekledi: “Şirin proleterya aydını bir kadın, bir anneydi…”

Ve nihayet bu topraklarda yetişmiş nice kadın var, güçlü, mücadeleci, “gelecek güzel günlere inanmış” ve onun için yaptıkları, yapmayı göze alacakları, öyle her babayiğidin kolayca göze alabileceği şeyler değildi; Metin Çulhaoğlu’nun, “Gençlik yıllarımda hep korktuğum ve ‘her an fırça atma’ modunda gördüğüm nadir kadınlardandı,” diye betimlediği Şirin Cemgil’in “suretine”, Rakel Dink’e yazdığı mektupta da görmek mümkündü.

 

“SONUÇ YERİNE”

 

Onlar; biz ardı ardına bırakıp giden üç kişi…

Onlar’a “sonuç” yazılmaz! Onlar sonsuzluktur…

Publius Terentius Afer’in, “Bir insanım, insanlıkla ilgili hiçbir şey bana yabancı değil”; Marcus Aurelius’un, “Kovan için gerekli olmayan arı için de gerekli değildir”; F. Dostoyevski’nin, “Bir ağacın önünden, onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklımız almaz,” sözlerini doğrulayan Onların yaşamı bizlere sonsuzluğu ve Edip Cansever’in şu dizelerini anımsatır:

“Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalbleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara./… /

Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret/ Unutulsun bu alışılmış duyarlık/ O kadar sade, o kadar kalabalık ki/ Unutulmaya değer onların insan gövdeleri/ Ve unutulmalı mutlaka/ Dolsunlar diye yüreklere/Dolsunlar damarlara./

Ölü mü denir/ Ölü mü denir şimdi onlara.”

 

15 Mayıs 2009 10:36:28, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Esmer, No:52/6, Haziran 2009…

[1] Hasan Hüseyin Korkmazgil.

[2] Paul Krugman, Bir Liberalin Vicdanı, Çev: Neşenur Domaniç, Literatür Yay., 2009.

[3] Ender İrmek, “Aşık İhsani’nin Ardından”, Evrensel, 25 Nisan 2009, s.6.

[4] Deniz Kavukçuoğlu, “O Pos Bıyıklı, Koca Sakallı, Gür Sesli Adam”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2009, s.17.

[5] Belma Akçura, “Bir Ömür Mücadele Etti, Hiç Konuşmadı”, Milliyet, 6 Mayıs 2003.

[6] Celal Başlangıç, “Nurhak’ta Güneş Batmaz”, Radikal, 6 Haziran 2005.

HÜSEYİN HABİP TAŞKIN: “İRAN SEÇİMLERİ ÜZERİNE”

20/6/2009 · Kategori: Aktarma Yazilar

 

İran’da seçim hazırlıkları sürersince reformcu ve muhafazakârlar arasında seçimin geçeceği görüşü yatkındı. 10.Cumhurbaşkanlığı için adaylık yarışına 475 kişinin başvurduğu bunların içinden dört isme izin verildiği açıklandı. Bunların ikisinin reformcu, diğer iki kişinin de muhafazakâr olduğu belirtildi. İran’daki reformcuların ne kadar reformu savunduklarını ve sistem içinde köklü bir değişiklik yapabilirler mi? Sorusuna yanıt bulmamız için geçmiş yıllardaki İran’da yaşanılanlara bir göz atalım!

1902 doğumlu Humeyni, ülke içinde ve dışındaki ki, Şah'ın politikalarına açıkça karşı çıktı ve İslam'ın uzlaşmaz bir şekilde devlet politikası olması gerektiğini belirtti. 1960'larda sürgüne gönderilen Humeyni önce Türkiye'de, sonra Irak'ta kaldı. 1978'de Saddam Hüseyin Humeyni'yi Irak'tan kovunca Fransa ona sahip çıktı.

Humeyni sürgün döneminde en son Fransa’nın Paris şehrinde kaldı. 1 Şubat 1979'da İran'a milyonların katıldığı bir karşılamayla dönen Humeyni, cumhurbaşkanlığına getirildi ve ömür boyu devletin dini ve siyasi lideri olarak kaldı.

İlk önce, sol ve dini gruplar Şah'ı devirmek için birleşmiş, Şah'ın devrilmesinden sonra ise iktidara yükselen Ayetullah Humeyni, muhalif liderleri ve grupları ortadan kaldırmış veya sindirmiştir.

Şah iktidarına karşı ilk hareketlenmeler, 1971 yılında üniversitelerde öğrenci hareketleri olarak başladı. 1979 İran’daki İslami sisteme götüren sürece böylelikle başlanmış oldu.

İran şahı, 1941’de İngiliz ve Amerikan yetkilileri tarafından tahta oturtulmuştu. Ancak bir ara başbakan Mussaddık tarafından iktidardan uzaklaştırılan şah, 1953’te CIA’nın desteklediği bir askeri darbe ile yeniden iktidara getirildi. O tarihten bu yana -1978’te 34 milyon olan nüfusa- ordu, siyasi polis SAVAK ve işkence yoluyla acımasız bir diktatörlük sürdürdü. Şah rejimi bir avuç zengin ve sonradan görme bir çevrenin lüks yaşamı ve kitleleri hor görmeleriyle, yoksulluk içinde kıvranan kitleleri sürekli bir şekilde kışkırtıyordu.

Şah ve etrafındakilerin modern Batılı yaşamı diye adlandırılan davranışları, yoksulluktan dolayı köylerini terk edip kentlerde, gecekondularda yaşamak zorunda kalan yoksulları ve kentlerde çoğu zaman işsiz kalan yoksul emekçileri feci şekilde rahatsız ediyordu.

Bir yanda önemli petrol geliri uluslararası tröstlere ve yerli asalaklara devasa kazanç getirip yoğun bir vurgunculuk yaşanırken, diğer yanda petrol işkolu dâhil bütün sanayi emekçileri, işsizlik, düşük ücret ve fiyat zamları ile karşı karşıydı.

Şii önderler, rejim tarafından muhalefete itilmiş olduğu için kitleler üzerindeki etkilerini arttırıp, bir önderlik oluşturarak camilerde ve sürgünde çalışmalarıyla iktidarı ele geçirmek için fırsat kolluyordu.

Şah’a, siyasetine ve onun arkasında duran, iplerini elinde tutan ABD emperyalizmine karşı kitleler, 1978 başından itibaren büyük yürüyüşlerle tepki gösterdi. Yürüyüşler, ordu tarafından, bazen tank ve helikopterler de kullanılarak kanla bastırıldı. Ardından SAVAK devreye girip, tutuklama ve işkence yoluyla işi tamamlıyordu.

Bütün kanlı baskıya rağmen kitle yürüyüşleri devam ettiği için sonunda şah Ağustos 1978’de, Haziran 1979’da seçim yapılacağı sözünü vermek zorunda kaldı. Hatta Eylül 1978’de başbakanı değiştirmek zorunda kaldı. Ama kitlelerin istekleri, özellikle de siyasi olanları yani ifade özgürlüğü, on binleri bulan siyasi mahkûmun serbest bırakılması, SAVAK’ın dağıtılması ve daha önemlisi şahin iktidarı terk etmesi hiç kayda alınmadı.

Yasaklara rağmen kitleler, yürüyüşlerini sürdürdü. İlk zafer, yasaklanmış 17 örgütün açıkça ortaya çıkması oldu. 7 Eylül’de ise bilinen isteklere, tutuklandıktan sonra ülkeyi terk edip 15 yıl boyunca sürgünde yaşayan Ayetullah Humeyni’nin ülkeye geri dönme hakkı eklendi. Humeyni, şii lider sıfatıyla şahın en büyük muhalifi idi.

Humeyni yaptığı bir açıklamada “İran’ın silahlı güçlerine elini uzattığını” belirtmeyi unutmadı. Buna rağmen, şah orduyu her yerde isyan hareketini bastırmak için kullandı ve binlerce insan katledildi. Grevci işçilere verilen bazı tavizlere rağmen olağanüstü hal ilan edildi.

12 Şubat günü ABD başkanı Carter, yeni rejimi tanıdı ve “uzlaşmacı bir işbirliği” önerdi. Humeyni ise düzene saygı gösterilmesi, silahların iade edilmesi ve yeniden işbaşı yapılması gerektiğini belirtti. Birkaç gün sonra Humeyni, Devrimci İslam Partisi’ni oluşturdu ve rejim kısa zamanda tek partiye dönüştü. Buna rağmen on binlerce sol görüşlü insan Fedainlerin çağrısına uyarak Tahran Üniversitesi’nde tarım reformunun gereğinden söz edip, İslamcı sansürü protesto edip “emekçiler hükümeti” istiyordu. Ardından resmi yerlerde kadınlara başörtüsü zorunluluğunu protesto eden kadın yürüyüşleri ve Kürtlerin isyanı çıktı. Her ikisi de ordu tarafından şiddetle bastırıldı.                                                                         

Mart 1979 sonunda İslam Cumhuriyeti’nin resmileşmesi için bir referandum düzenlendi.  TUDEH “evet” oyu verip, onayladı. Ama yine de beş ay sonra yasaklandı. Ne Humeyni ne de sonuç itibariyle ayrıcalıklarını savunduğu hâkimler sınıfı, kitle ayaklanmasını sonuna kadar götürüp yoksul kitlelerin isteklerini yerine getirmeyi hiç istemiyorlardı . Ancak kitlelerin desteğini yitirmemek için milliyetçi ve Amerikan karşıtı söylem devam etti. Ekim 1979’da ABD elçiliğinin işgal edilmesi gibi göze batan bazı eylemler düzenlendi.

Humeyni rejimi, dünyanın en büyük gücene kafa tutmaya devam ettiği için emperyalizmin baskısına maruz kalan kitlelerden yıllarca destek gördü. Saddam Hüseyin’in sekiz yıl boyunca İran’a karşı yürüttüğü kanlı savaşa rağmen ayakta durmayı başardı. Savaş ortamından yararlanarak “Devrim Muhafızları” Pastaranlar yardımıyla tüm siyasi muhalifleri yok etti. Özellikle kadınların yaşam koşullarında baskıcı bir düzen kurdu.

Böylece kitlelerin, bu güçlü ayaklanması ve İran halkının büyük fedakârlıklarını içeren devrim hareketine dinciler el koydu ve sonunda da yılar boyu sürmekte olan Şeriat sistemi devam etti.

Evet, İran’da şeriat sistemine karşı olup sistemin değişmesi için belirli bir mücadelenin olduğu gözlense bile şeriat sistemi 1979 yılında iktidara gelip, kurnaz politikalarıyla TUDEH gibi çoğunluğu olan bir siyasi hareketin ve diğerlerinin eritilmesini sağlamış ve yerine kendi şeriat sistemini adım adım uygulamıştır.

2009 yılında bile şeriat yasaları tüm hızıyla İran’da varlığını korumaya devam etmektedir. Recim denilen uygulama, idam ve kırbaç cezaları bilinenler arasındadır. Kadınlara yönelik cinsel ayrımcılık ve bağnazlıkta yer almaktadır.

Reformculardan Hüseyin Musavi iktidara gelseydi. Şeriat sistemine ters düşseydi. Bazı ülkelerde olduğu gibi onunda ayağı kayar yere çakılırdı. Seçimlere katılan her iki taraf arsında bir fark yoktur. Ahmedinecad oyların çoğunluğunu sağlayarak yerini koruduğu dünya basınına yansısa da, reformcular seçimlere hile karıştırıldığını söyleyerek eylemliklerini sürdürseler de şeriat sistemi varlığını korumaya devam edecektir.

Ne zamanki İran halkı sistem değişikliğini isterse, 1971 yılında İran Şahı’na karşı yapmış oldukları mücadele taktiklerini yenileyerek, dersler çıkararak, yaşama geçirerek özgürlüklerin yolu açılmış olur. Bu emperyalizmin eliyle yapılan kurtuluş yolu olmamalıdır. Adı sosyalizm olmalıdır.


FRİGGA HAUG(Çeviri: Murat Çakır)DEVRİMCİ REELPOLİTİKA – &

20/6/2009 · Kategori: Ceviri Yazilar

 


 

 

 

Güvende olan, güvende değil,

Böyle, olduğu gibi kalmayacak,

Egemenler konuştuktan sonra

Ezilenler konuşacak.

Bertolt Brecht

 

Rosa Luxemburg Vakfı, 2008 yazında düzenlediği sempozyumda, politik ve toplumsal solun neoliberalizmin hegemoni dönemlerinde oluşturduğu yaklaşımlar üzerine bir tartışma başlatmıştı. Partili, sendikacı, hareket aktivisti ve akademik solcular, kriz döneminde solun geliştirmesi gereken yaklaşımlar üzerine görüşlerini sunmuşlardı. Sunulan tebliğler, Rosa Luxemburg’un Karl Marx’ın 20. ölüm yılı vesilesiyle kaleme aldığı bir makalesinde değindiği »devrimci reelpolitika«ya atıfta bulunuyordular. Vakıf, 2009 Haziran’ında bu tebliğleri »Radikale Realpolitik« başlıklı bir kitapta toparlayarak yayımladı. Aşağıdaki metin bu kitaptan alınmadır. Daha sonraki haftalarda kitaptaki diğer metinler de sırasıyla Türkçe’ye çevrilecektir. Çeviriler bittikten sonra yazılar bir pdf-dosyasında toplanacak ve Copyleft kapsamında okurların kullanımına sunulacaktır.

 

Berlin / Kassel, 14 Haziran 2009

 

 

 

Jenerik

Irmtraud Morgner “Amanda” adlı cadı romanında, devrimci reelpolitika üzerine olan sorunumuz hakkında yazıyor. Yazar, hareketli kadın milletini iki gruba ayırıyor; gündüz reformpolitikası yapan, yani küçük adımlarla kitlelerin koşullarını iyileştirmeye çalışan bir gruba ve grevleri örgütleyen, anarşist saldırı eylemleri yapan, devrimci yazılar dağıtan başka bir gruba... İki grup da geceleyin cadılar olarak Blocksberg’de buluşuyor ve birbirlerine yaptıklarından anlatıyorlar. Böylelikle her grup durmaksızın güç dengelerini ve bunlarla yol açılan değişimleri, kendi politikalarını buna ayarlamak için gözden geçiriyorlar.

Rosa Luxemburg, her ne kadar »devrimci reelpolitika« kavramı [yazılarında] sadece bir kez yer alsa da, bütün yazılarında bu sorunsal üzerine çalışmıştı. Tebliğimde bu düşüncenin, sadece gündelik politik çalışmasını, gazete makalelerini ve ajistasyonunu belirlediğini değil, bu temelde nasıl düşündüğünü, [O’nun açısından] parti nedir, devlet, parlamentarizm, devrim, diktatörlük ve demokrasi, kapitalizm ve sosyalizm [nediri] göstermeye çalışacağım.

Devrimci reelpolitika: kavramı tanımlama

Önce Karl Marx’la ilgili yazdığı (Vorwaerts, 14 Mart 1903) ve aynı zamanda politikasının temelini oluşturan kavramın yer aldığı makaleden, sürekli gözden geçirilmesi ve referans alınması için ve tek tek noktalarda açıklanan bir alıntıyı okuyalım:

»Öncelikle ama, mücadeledeki tek tek araç ve yolların seçiminde, plansız deneyleri ve güç tüketen ütopik aldatmaları engellemek için bize ölçü veren nedir? Günümüz toplumundaki ekonomik ve politik sürecin bir kere tanınmış olan yönü, sadece büyük çizgileriyle seferberlik planımızı değil, aynı zamanda politik uğraşımızın her detayını ölçebileceğimiz olandır.«

Luxemburg burada önce ütopistlerin tarihsel deneyimine atıfta bulunmakta ve [bu deneyimi] Engels ve Marx tarafından eleştirisel olarak ayakları üzerine yerleştirilmiş ve yerine bilim konulmuş olarak görmektedir, ki biz bunu daha iyice kaçmakta olan arzuların gerçek insanî pratiğe yeniden bağlanması olarak tanımlayabiliriz ve söz konusu olanın, yeni toplumun unsurlarının eski toplumda bulunacağına dair Marx’ın formülasyonu ile genişletebiliriz.

»İşçi sınıfı ilk kez bu yönlendirici çizgi sayesinde, sosyalist nihaî hedefin büyük düşüncesini, gündelik politikanın geçerli akçesine çevirmeyi ve gündelik yaşamın politik angarya işlerini büyük düşüncenin uygulayıcı aracı haline getirmeyi başarmıştır.«

Kısa kelimelerle yakın ve orta hedefin diyalektiğini anlatmakta, gündelik pratik için [bu pratiğin] »ekonomi politiğin eleştirisine« yönelmesini pusula olarak vermektedir.

»Marx’tan önce de işçilerin önderliğinde burjuva politikası vardı ve devrimci sosyalizm de vardı. [Ancak] sadece Marx’dan bu yana ve Marx sayesinde, aynı zamanda ve kelimelerin tam anlamıyla devrimci reelpolitika olan sosyalist işçi politikası vardır.«

İlk alıntı muhtemelen Lassalle’a ve sosyalreformist deneylerine atıfta bulunurken ve ikincisi yeniden Marx öncesi ütopistlere [değinirken], son cümlede kelimeleri toparlıyor ve onlara, Marx’ın şahsında, düşüncesinde ve yarattıklarında, tanımlananın reelpolitika olduğunu ve aynı zamanda, kelimenin »tam anlamı ile« devrimci olması gerektiğinden şüphe bırakmayan o dikkate değer pekiştirmeyi veriyor.

Aşağıda, birbirlerinden koparıldığında anlamlarını değiştirmeleri gereken bu iki noktayı açıklıyor:

»Eğer reelpolitikayı, kendisine sadece ulaşılabilecek hedefler koyan ve o hedefleri en etkin araçlarla en kısa yoldan takip etmesini bilen bir politika olarak alırsak, o zaman Marx’ın düşüncesindeki proleter sınıf politikası ile burjuva politikası arasındaki fark, sosyalist politika tarihsel gelişme tandası açısından [reel iken], burjuva politikasının gündelik maddî başarılar açısından reel olmasıdır.«

[Luxemburg] özünde, açık hedefli – ulaşılabilir olmalıdırlar – ve yolu, zamanı ve aracı belirli tüm burjuva politika[larını] reelpolitika olarak tanımlıyor. Bu, gündelik başarılar açısından »reel« sorusunu, daha doğrusu »realist« olarak tanımlayacağımızı [Alm.: Bestimmung] öne çıkartıyor; »Marx’ın düşüncesindeki proleter sınıf politikası« olarak tanımladığı »sosyalist politika« ise başka bir açıdan gerçekleşmekte. Buna göre devrimci reelpolitika, »tarihsel gelişme tandası«ndan görünebilir ve bilimsel olarak gerekçelendirilebilir olan sosyalist perspektif açısından geliştirilmelidir. Bu konuda tam olarak Marx’ı takip ediyor.[1]

»Aradaki fark aynı, değeri piyasa açısından eşyasal görüngü olarak algılayan vulgerekonomik değer teorisi ile [değeri] belirli bir tarihsel çağın toplumsal ilişkisi olarak algılayan Marx’çı teori arasındaki farktır.«

Son cümlede ise, önce teoretik yönlendirici çizgi olan perspektifin kendisi pratiğe dönüşüyor. Devrimci reelpolitika sadece kapitalizmin sınırlarının ötesine geçmiyor. Aynı zamanda da reel olduğundan, sonunda reel olan geçici, bir »ön aşama« olarak tanımlanabiliyor. Buna göre sosyalistlerin politikası, kapitalizmde pratik olduğu müddetce kendiliğinden sosyalist değildir. Her kısmi uğraş sistem içerisinde olabilir ve olmalıdır da. Ancak kısımlar [parçalar] bütünlüklerinde başka bir toplum örneğine uymaktadırlar.

»Proleter reelpolitika, tüm kısmi uğraşlarının bütünselliğinde, içerisinde çalıştığı verili düzenin çerçevesinin ötesine gittiğinden, kendisini bilinçli olarak egemen olan ve değiştiren proletaryanın politikası haline getirecek eylemin sadece ön aşaması olarak gördüğünden, aynı zamanda devrimcidir de.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/2, S.374)

Günümüzde zorluklarla ifade edebildiğimiz devrimci kelimesinden bağımsız olarak, söylenenlerin hepsi son derece güncel. Boyutlarına daha sonra değineceğim.

Kavramın mantığı

Devrimci reelpolitika paradoks bir kavramdır. [Kavram] Morgner’de ayrı ayrı görünen karşıtolumları »cadıca« biraraya getiriyor ve böylelikle bizi, sorunsalı, böylesi yanyana varolmaların [Alm. Koexistenzen] olanaklı olduğu daha yüksek bir seviyeye itmeye zorluyor. Bu, sıradan düşünmekten farklı düşündüğümüzde, gündelik metafiziksel aklımızla karşıtolumlara takılı kalmadan, diyalektik olarak birinin diğerine değişimini ve her ikisinin de yeniden başka bir şeye değişimini olanaklı gördüğümüzde başarılabilir. Bu da aynı zamanda karşıtolum olarak kendini ifade edeni söz konusu olan sorunsala çevirmek ve bunu harekete geçirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmektedir.

»Sosyalreform ve devrim«de, ütopistler ve anarşistlerden sonra salt reformcular – Bernstein çizgisi – [Rosa Luxemburg tarafından] geniş bir eleştiriyle reddedilmektedir. Ancak bu yapılırken reform politikasına karşı mücadele edilmemekte, sadece alçak gönüllü hedefleri nedeniyle alt dereceye geri itilmektedir. Hedef, ekonomi politiğin eleştirisinden gelen bir perspektife yönelmelidir. Bu sadece çizginin kaba hatlarını belirlememekte ve içi boş laf değildir, aksine tek tek her adımı belirlemeli, yani gündelik politikaya çevrilmesi gereken »geçerli akçe«dir. Reformcu planlar aynı bir mıknatıs üzerindeki metal tozları gibi, bu perspektife yönelmelidirler. Bu, reformun kavramını ve içeriğini de değiştirmektedir, hem de sadece tek tek hangi kazanımların elde edilebileceği açısından değil, aksine hangi [nehir] yatağına konulduğu ve nedenlere yönelik soruya çevrilebileceği ve buna uygun aydınlatıcı olarak anlaşılabileceği açısından.

Kautsky’nin koruyucu gümrükler politikası ile ilgili olarak söylediklerine karşı aldığı polemik tavır, biraz karmaşık olsa da, iyi bir örnektir: [Rosa Luxemburg, Kautsky’nin] »koruyucu gümrüklere, kapitalist gelişme tarafından geride bırakıldıkları için karşı çıkmak zorundayız« [diye düşünmediğini], »aksine, koruyucu gümrüklere, sanayi için artık gereksiz hale geldiğinden karşı çıkabileceğimizi« [düşündüğünü yazıyor].

Gerçi sonuç açısından bir fark yok, ancak bu örnek Kautsky’nin, ekonomik gelişme açısından gerekçelendirip, [kapitalist üretim tarzını] aşmak için kapitalist üretim tarzının hareket noktasından düşünmek yerine, sanayinin bakış açısından düşündüğünü göstermeye yaramaktadır. [Luxemburg’a göre] aynı Marx’ın ifade ettiği gibi, koşulları büyük anlamda değiştirmek için geçici yanları gösterilmelidir.

O, tarihsel süreci, insanların müdahale ettiği, yani pratik hareketin bir sonucu olan bir nevî tandans olarak algılamakta. Yalnız, içerisinde reelpolitikanın yapılacağı devrimci perspektifin tam olarak ne olduğu henüz açıktır. Arayış bizi, Luxemburg için tipik olan, ancak burada çok kısaca örneklendirilen bir çok temel söylem ve hareket tarzına götürüyor. [Luxemburg] kapitalist üretim tarzını, aynı Marx gibi, çelişkili olarak görüyor. Kapitalizm sonuçta kendi kendisinin temelini oyuyor. [Luxemburg] bunu açıklamak için köstebek metaforunu kullanıyor. Tarihin diyalektiğini, toplumun içerisinde durdurak bilmeyen bir karıştırma, katı yüzeyi delen bir hareket olarak algılıyor. Kapitalizm böylece, donmuş Rusya’yı harekete geçiren bir köstebek olarak ortaya çıkabiliyor:

»(...) şimdi genç köstebek – kapitalizm temelinin altını oyuyor ve mutlakiyetin alaşağı edilmesi için içinden dışarıya garanti veriyor.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 42)

Burada kapitalizmin köstebekvari çalışması, sınıf bilinçli proletaryanın oluşma sürecini teşvik ediyor. Yani Luxemburg’a göre kapitalizm, Kautsky ve Bernstein’ın varsaydıkları gibi basitçe kaldırılamaz ve seçim sonucunda yerine sosyalist politika geçirilemez. [Kautsky ve Bernstein’ın], Luxemburg’a, sosyal reformlara, kapitalizme yaradıklarını düşündüğü için karşı çıkması gerekir biçimdeki düşüncelerini ironik bir biçimde saf bakkal inancı olarak karakterize ediyor:

»Ancak bu, eğer sosyaldemokrasi küçükburjuva tarzda tembelce tarihin, bütün iyi taraflarını seçme ve kötü taraflarını atma işinden hoşlanırsa. Ama o zaman da doğru mantıkla kapitalizmi bütünüyle ›engellemeye çabalamalıdır‹, çünkü sosyalizme giden yolda tartışmasız bütün engelleri çıkaran asıl kötü adam o değil midir?« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 432)

[Luxemburg] buna karşın kapitalizmin, alternatifleri için koşulları yaratan bir üretim tarzı olarak algılanmasını savunuyor. Bu savunusunu, tarih üzerine olan tasavvurunun belirgin biçimde öne çıktığı ünlü »Sosyalizm veya barbarlık« söylemine kadar sürdürüyor. Kapitalizm olmadan sosyalizm olmaz, ancak bu da [sosyalizmi] ortaya çıkaran ve onu iten kapitalizmin basitçe bir sonucu değildir, [bu hedefe] felaket, savaş, yani barbarlık bedeline ulaşılamayabilir de.

Devrimci reelpolitika için, içerisinde kendini geliştirdiği reel çelişkiler gereklidir. Kapitalist toplumun çelişkileri politikanın içerisinde de devam etmektedirler. [Sosyaldemokrasinin de] kendisinin çelişkili politika yapabileceği bir yöntem bulunmalıdır [der]. Bernstein’a karşı [şunları yazar]:

»Kapitalist düzenin özelliği, içerisindeki tüm gelecek toplum unsurlarının gelişmelerinde sosyalizme yakınlaşan değil, aksine ondan uzaklaşan bir biçim almalarıdır.« Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 431)

Bu, gerek üretimde, gerekse de savunma alanında ve politik yaşamda da geçerlidir der. Bu aynı zamanda, – sosyalist içerikleri yabancılaştırarak ilerleten ve bu şekilde kapitalizmi güçlendirerek »politik iktidarın ele geçirilmesini« zorlaştırmaları nedeniyle, mücadeleye değer kazanımların kendilerinin çelişkili olduğu anlamına gelir.İşte bu çelişkiler içerisinde başarılması gereken, devrimci reelpolitikayı »çelişkilerle oynama« olarak öğrenmektir.

»Kapitalist toplumun üretim ilişkileri, sosyalist [toplumun üretim ilişkilerine] giderek yaklaşmaktadırlar, buna karşın politik ve hukuksal ilişkileri ise, kapitalist ve sosyalist toplum arasında hep daha yüksek olan bir duvar oluşturmaktadırlar. Bu duvar, demokrasi gibi sosyal reformların geliştirilmesiyle delinmemekte, aksine daha güçlü ve daha yüksek hâle gelmektedir.[3] Böylece duvarı yıkabilecek tek şey, devrimin çekiç vuruşudur, yani, politik iktidarın proletarya tarafından feth edilmesidir.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 400)

Demek ki devrimci perspektif, bütün üretim tarzını değiştirmek için politik iktidarın feth edilmesidir. Bunun için demokrasi zorunlu bir önkoşuldur, ama burjuva [demokrasisinin] kendisi hedef değildir.

»Politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinin zorunluluğu, Marx ve Engels için de her zaman şüphesizdi. Ve toplumu kapitalist [biçimden], sosyalist biçime götürecek olan dünya tarihinin en şiddetli değişimini infaz etmek için atanmış olan kurumun, burjuva parlamentarizminin tavuk kümesi olduğunu düşünmek, [sadece] Bernstein’a kalmaktadır.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 433)

Devrimci reelpolitikayı tasavvur etmek için gerekli olan düşünce biçimi, aynı zamanda düşünceye yapılan metodik bir öneridir ve hâlen son derece günceldir. Söz konusu olan, var olan çelişkileri olduğu gibi bırakmak veya basitce bir tarafı tutmak, iyi ve kötü [kategorisinde] düşünmek değil, aksine çevirerek birleştirmek, [çelişkileri] kaldırıcı bir yol bulmak için öbürü içerisinde olanı ileriye itmektir.

Luxemburg, bunu sadece reform ve devrim ilişkisinde değil, diktatörlük ve demokrasi karşıtolumunda da göstermekte. Burada kavramlar, başka bir konteksin nehir yatağına konduklarında, anlamlarını değiştiriyor, yeni kontekste başka nitelikler ortaya çıkarıyor, kendilerini, tarihsel süreçte oluşan kavramlar olarak gösteriyorlar.

Rus Devrimi’nden sonra sosyalizmin kuruluşuna yönelik eleştirisinden böyle [satır arasında], sorunun demokrasiyi ve böylece düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, parlamentarizm gibi burjuva kazanımlarını ortadan kaldırıp, yerine diktatörlüğü koymak olmadığını [söylediği] okunabilir. [O’na] göre bu, daha çok jakoben, yani burjuva diktatörlüğüdür. Sosyalist diktatörlük ise, daha çok »diktatörlük olarak demokratik« olmalıydı.

»Leninci-Troçkici teorinin temel hatası, onların da diktatörlüğü Kautsky gibi demokrasinin karşısına koymalarıdır. Gerek Bolşeviklerde, gerekse de Kautsky’de soru ›diktatörlük veya demokrasi‹ olarak konmakta. O [Kautsky] tabii ki kararını demokrasiden yana, hemde sosyalist değişimin alternatifi olarak gördüğü burjuva demokrasisinden yana veriyor. Lenin [ve] Troçki ise tersinden, demokrasinin karşıtolumu olarak diktatörlükten ve böylece bir avuç insanın diktatörlüğünden, yani burjuva diktatörlüğünden yana karar veriyorlar. Her ikisi de gerçek sosyalist politikadan eşit uzaklıkta duran iki karşıt kutuptur.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 4, S. 362)

Luxemburg için sosyalist demokrasi, kitlelerin politik biçimlendirmeye katılması, öğrenmek, denemek, fantaziyi geliştirmek anlamını taşıyor. O’na göre burjuva demokrasisinin kitlelere, aptal [kitleler] veya salt seçimlerde oy kullananlar olarak gereksinimi var. Sosyalist demokrasi ise kitlelerle birlikte alternatif toplumu henüz icad etmek zorunda. Onun için herhangi bir deneyim mevcut değil.

Sosyalist demokrasi »her adımında kitlenin aktif katılımından çıkmalı, [kitlenin] doğrudan etkisinde olmalı, bütün kamuoyunun kontrolü altında kalmalı, halk kitlelerinin artan politik öğreniminden çıkmalıdır.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 4, S. 356)

»Sadece deneyim, düzeltme ve yeni yollar açma becerisine sahiptir. Sadece engelsiz, köpüren yaşam binlerce yeni biçimi, emprovizasyonları çıkartır, yaratıcı gücü korur, tüm hataları düzeltir. (...) Aksi takdirde sosyalizm, bir düzine entellektüelin yeşil çuhalı masadan verdikleri kararname ile gerçekleşir.«(a.g.e.)

Dikatörce, kategorik emir olarak kalan [şudur]: herkes, toplumu biçimlendirmeyi öğrenmelidir. Luxemburg’un düşüncelerinden pek çoğunu eserlerine katan Bertolt Brecht, bu düşünceyi de yazdığı ve Hanns Eisler tarafından bestelenen şarkısı »Öğrenmenin övgüsü«nde şu cümlelere çeviriyor:

En basitini öğren! Zamanı

gelenler için hiç bir zaman

geç değildir!

Abc’yi öğren, yeterli değil, ama

öğren! Tembelliğe kapılma,

başla! Her şeyi bilmelisin!

Öncülüğü üstlenmek zorundasın.

Barınaktaki adam, öğren!

Hapisteki adam, öğren!

Mutfaktaki kadın, öğren!

Altmış yaşındaki, öğren!

Sen öncülüğü üstlenmek zorundasın.

Evsiz-barksız olan, okula git!

Soğuktan titreyen, bilgiye sahip ol!

Aç olan, kitaba sarıl: o bir silahtır.

Sen öncülüğü üstlenmek zorundasın.

Soru sormaktan çekinme yoldaş!

Kendini kandırtma,

kendin bak!

Kendin bilmediğini,

bilmiyorsundur.

Faturayı kontrol et.

Onu sen ödeyeceksin.

Parmağını her kaleme koy.

Sor: Bu, buraya nereden geldi?

Sen öncülüğü üstlenmek zorundasın.

Devrimci reelpolitika nasıl ve kim tarafından yapılacak sorusu kalıyor. Böylesi bir politikanın öznelerine yönelik olan soru, yanıtlanmasında Luxemburg’un devlet, parti, parlamento ve devrim hakkında nasıl düşündüğünü açıklamakta ve devrimci reelpolitikanın düşüncesinin ve politik taslağının merkezî akisi olduğunu kanıtlıyor.

Böylesi bir politikanın özneleri, parti ile parlamentoda reformpolitikasına karışmış olan milletvekilleridir. Seslenilen [aynı zamanda] halktır – sadece işçiler değil. Önerileri burada da hâlen güncelliğini korumaktadır.

Önce parlamenterlerin görevleri ve konumları üzerine: Luxemburg, parlamentonun ortaya çıkışını ve işlevini, hukuk devleti anlayışı, basın ve düşünce özgürlüğü, demokrasi, seçim hakkı gibi korunmaya değer biçimleri ile yurttaşların kazanımı olarak tanımlıyor. Burjuvazi, feodalizme karşı mücadelesinde parlamentoyu yarattı. [Parlamento], feodal asilzadeler üzerinde alınan zaferden sonra burjuvalar için işlevsiz oldu. Ama seçim hakkı sayesinde parlamenter sahneye proletarya çıktı. Böylece, [parlamento] farklılaştı.

Proleter vekillerin ilk görevi, bir burjuva kazanımı olduğu bilinciyle parlamentoyu burjuvaların sürekli tehditine karşı korumaktı – aynı bugün nasıl olağanüstü hâl yasalarına, özgürlüklerin kısıtlanmasına, »telekulaklara« karşı korunması gerektiği gibi.

Buradan parlamenter faaliyette bulunmanın ikinci karmaşık görevi çıkmakta – yani halkın durumunun düzeltilmesine yarayan her konuda mücadele etmek, ama aynı zamanda parlamentonun kendisinin kapitalist egemenlikçe tehdit edildiğini ve asıl iktidarın başka yerde olduğunu göstermek ve bu nedenle karşı karşıya bulunulan sorunların kapitalizm içinde çözülemeyeceğini, perspektifte söz konusu olanın, devinim olduğunu [göstermek]. Parlamento, bu mesaj için, penceresinden dışarıya konuşulan bir sahne olarak hizmet etmeli. Antonio Gramsci’nin sonraları diyeceği gibi, parlamentonun parlamenterler için işlevi, hegemonya kazanmaktır.

Luxemburg’un önerdiği tavır, çelişkilerle oynamaktır: [O’na göre] parlamenterler, sistem içerisinde iyileştirmeler için tartışmalı ve sistem değişimi için mücadele etmelidirler. Bunun içinse, asıl kararların başka yerlerde verildiğini bilen, parlamentonun tek başına politik olarak belirleyici olduğunu ve parlamenterleri en önemli aktör zannetme yanlışlığına düşmeyen bir hareket noktasına gereksinim vardır. Buna göre parlamenter için kişisel alçak gönüllülük ve tüm koşulların alaşağı edilmesinin olanaklı olduğunu düşünme cesareti, bir erdemdir. Luxemburg bunu biraz daha keskinleştirerek, ulusaşırı sermayenin parlamentoyu evet deme makinası olarak kullandığını söylüyor. İşte bu nedenle sosyaldemokrasinin vekillerinin halkta, halkın kaderini parlamentoda değiştirebilecekleri beklentisini yaratmamaları gerekiyor. [Luxemburg], yerine getirilemeyeceğinden, fazlaca büyük vaadler vermeme konusunda uyarıyor. [Çünkü] hayal kırıklığı yaratan vaadler, halkı politikadan soğutuyor. Ve buna rağmen parlamenterler, halkın sorunlarına kendilerinin diğer partilerden daha çok sahip çıktıklarını göstermek zorundadırlar.

Ancak sadece egemen sınıf parlamento dışında mücadele etmiyor, proleter parlamenterler de, parlamenter mücadelenin tek [mücadele biçim] olmadığı, aksine onun yanısıra genel grevin, sokaktaki parlamento dışı mücadelenin ve özellikle basın çalışmasının esaslı politik araçlar olduğu bilincinde davranmalıydılar. Sonucunda söz konusu olan, hepsini birbirine bağlamaktı, yoksa hepsi tek başına gericiydi.

»Parlamentarizm, tek başına işçi sınıfının tek azizletici politik mücadele aracı olarak, aynı tek başına azizletici genel grev veya tek başına azizletici barikat gibi fantastiktir ve de son etapta gericidir.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/2, S. 247)

Parti ve parlamenterler – Gramsci’nin diyebileceği gibi – cephe savaşındalar. Görevleri, halkı, iktidar işlerini üstlenebilecek yetiye sahip olana dek, eğitmektir. İşte Luxemburg’a göre parlamenterler politikada temsilci olarak, aynı öğretmenlerin yaptığı gibi, kendilerinin gereksizliğine kadar ilkesine göre çalışırlar.

Luxemburg, sosyalist parlamenterlerin reformist bir kurumun ve aynı zamanda devrimci bir partinin üyeleri olarak, kendilerinin çelişki yaşadıklarını vurguluyor. Aynı zamanda [parlamenterler], gerçekten iyileştirmeler için mücadele ederek ve bunda da başarılı olarak, her iyileştirmenin çalışanları daha memnun kılarak, sosyalist devrime karşı kurulu duvarların yükselmesine neden olduğundan, yukarıda anılan çelişkiye karışmaktalar.

Devrimci reelpolitikanın nasıl’ı

Halka kendi politikalarının sürekli açıklanması önemli bir görev. Luxemburg burada da günümüz politikası için öğretici oluyor. Çünkü [Luxemburg] halkın kendisinin »muzaffer«, sosyalizme inanan değil, ezilen [bir halk] olduğundan hareket ediyor. Kısacası, gene Gramsci’nin sözleriyle söylemek gerekirse, subalterniteyi [aşağı derecede olanı] hesaplamak gerekiyor. Konuşmalarında ve sayısız gazete makalelerinde halkın adalet duygusuna sesleniyor. Kısacası, sefaleti anlatan değil, insanların güçlü yanlarına seslenen ahlakî temelde kurulu bir politikayı savunuyor. İşte, Luxemburg’un özgün Pathos’unu oluşturan budur.

»Rosa Luxemburg und die Kunst der Politik« (2007, S. 57-94) başlıklı kitabımda, bir dizi gazete makalesini ve bunların metodlarını, yani kısaca somut »reelpolitikasını« göstermekteyim. [Luxemburg’u] her defasında bir çok aydınlatıcı bilgi verirken ve istatistikler ile sayıları başka türlü okumayı öğretirken görüyorsunuz – örneğin (Fransa’daki) memur tabakasının artmasından ve sefaletinden, küçük burjuvaların artık yer bulamadıkları üretim ve ticaretin krizini okurken. [Luxemburg] verileri geçerli akçe olarak görmemeyi, aksine ortalamada yutulmuş olan tandansları ve karşıt hareketleri çözmeyi ve bir alandaki hareketten, başka bir alanda hareketin olabileceğini görmeyi öğretiyor. Veya »halka«, ABD’nin nasıl ithalat ülkesinden, ihracat ülkesine dönüştüğüne dair bilgiler veriyor, ki görüşüne göre [bu dönüşüm] büyük ölçüde bir ticaret savaşına neden olacaktır. Bunları, halkın kapitalizmde ve [kapitalizm] tarafından üretilen sorunların çözümü için düşünmesini sağlamak için değil, ekonomiye politik olarak müdahale etmek gerektiği düşüncesini yaymak için yapıyor.

»Dünya pazarı giderek daralıyor, gelişmiş üretici güçler, satış olanaklarını hep daha çok geride bırakıyor, rekabet mücadelesi daha acımasızlaşıyor ve öyle ya da böyle bunun kaçınılmaz sonucu olarak, kısa veya uzun vadede oluşacak genel bir ticaret kavgası dünyayı sarsacaktır.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 1/1, S. 286)

Luxemburg’un pratiğinden görüldüğü gibi, devrimci reelpolitika parti içerisinde, sürekli olarak güç ilişkilerinin analizini yapan, bilgi dağıtan ve asıl soruları, egemen koşullar altında görünenlerden farklı soran, sayıları artan bir grup entellektüelin varlığını gerektiriyor. Luxemburg [onların yapması gerekeni] iki düzeyde yapıyor: Aşağıdan verilen mücadeleleri gözlemliyor ve analiz ediyor. Böylece bugüne kadar [O’nun yaptığı] dünyadaki grevlerin, başkaldırıların, devrimlerin analizini, bir tarih kitabı gibi aydınlatıcı ve edebî açıdan değerli bir biçimde bulabiliyoruz. Ve O, ulusaşırı sermayelerin aksiyonlarını da analiz ediyor – bunu »Sosyaldemokrasinin krizi« başlıklı yazısında örnek bir biçimde bulabiliriz.

Devrimci reelpolitika için entellektüellerin böyle öngörülen işlevine ne değiniyor, ne de ayrıca gerekçelendiriyor. Bu, ancak Antonio Gramsci’nin Entellektüeller Teorisi ve parti entellektüellerine uygun »organik entellektüel« tanımı ile yapılıyor.

Her ne kadar Luxemburg’un özellikle devrimci politika sorunu üzerine yazdığı yazılar olağanüstü bir biçimde güncelliklerini korusalar da, [O’nun dönemindekiyle bugünkü] politik durum [birbirlerinden] hayli farklılar. Bu farklardan önemli bir tanesi, solun çok az basını var ve karşı tarafta, müthiş medyal ayartma gücüyle televizyon. Aynı zamanda sol içerisinde, sürekli analizler yapan ve soruları iten yeteri sayıda organik entellektüel yok.

Bugün için önemli olan noktaları toparlayalım: Devrimci reelpolitika, yakın ve uzak hedeflerin diyalektiğini pratiğe geçiriyor. Bunun için bilimsel analizlere ve kendilerini fazlaca önemli görmeyen, ama olan hem reformist faaliyette bulunarak, kapitalist sistemi iyileştirmek için, hem de [kapitalist sistemin] aşılması için uğraş verecek kadar kendilerini önemli görecek hale dönüştürerek varoluşlarının sürekli çelişkisi ile çalışan politik aktörlere gereksinim var. [Bu politik aktörler] çelişkileri, halkı, kitleleri harekete geçirebilecek gerçek yaşamdaki müdahaleler için sürekli arayış içerisinde olmak zorundadırlar. Hedef, aşağıdan yukarıya doğru olacak bir politikayı teşvik edecek yukarıdan aşağı bir politika olmalıdır. Parlamentoyu bunun için bir sahne olarak kullanmalıdırlar.

Luxemburg’a göre, tam olarak açmamışsa da, devrimci reelpolitika teorisi, parlamenter mücadelenin, entellektüelliğin, partinin, devletin, parlamentarizmin sınıf savaşı [araçlarından birisi] oluşunun, üretim tarzının, kapitalizmin ve sosyalizmin teorisini içermektedir. O, bağlantı ve çelişki sanatıyla ve özellikle özeleştiriyi öğretmektedir.[4]

Güncelleştirme

Rosa Luxemburg, partinin kitlelere hangi politikanın yapılacağını dikte etmesini yanlış buluyor. O’na göre partinin görevi daha çok »sınıf savaşının farklı yer ve farklı zamanlardaki fragmanlarına hedef bilincini ve bağlantıyı getirmektir.« (Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke 4, S. 124).

Bunu, devrimci reelpolitikaya yönelik yukarıdaki analizlerle birlikte bugünkü kadınların politika taslağına uyguluyorum: kadınların ayırımcılığa uğratılmasına yönelik ve ağıt korosu oluşturan sayısız noktayı topluyor ve bunları, kadınların ezilişinin nasıl ortaya çıktığını ve nasıl devam ettiğini açıklayan ve bizleri, pozitif, hiddet ve heyecanla, fantaziyle ve öne bakarak tasarılarımızı yapabileceğimiz duruma getirecek bir hikâye içerisinde toparlıyorum. Bu [tasarılar], diğerlerinden hep daha fazla, ama hep aynısını talep edenler yerine, şimdi sol [tasarıları] olarak tanınabileceklerdir. Sol politika, aynı anda devrimci ve reel olmalıdır, reel ayaklar üzerinde durmalı, insanların gerçek yaşamından hareket eden ve perspektif olarak istenilen bir geleceğe işaret eden bir [politika] olarak tanınabilmelidir. Hikâye kısaca şöyle olur: Cinsiyet ilişkileri üretim ilişkileri olarak algılanılmalıdırlar. [5]Kadınlara kötü davranılması, kişisel kadın-erkek ilişkilerinin bir sonucu değildir ve karakter eğitimiyle ortadan kaldırılamazlar, aksine bir yapıdan ve toplumsal işbölümünden kaynaklanmaktadır; [şöyle ki] iki üretim de, yani en geniş anlamında yaşamın ve gıda maddelerinin üretimi, gıda maddeleri üretiminin kâr amaçlı örgütlendiği ve merkezî olduğu ve yaşam üretimi alanını önemsiz, [gıda maddeleri üretiminin] yanısıra basitçe halledilebilecek şekilde ittiği bir durumda karşı karşıya konulmuştur. Böylece [yaşam üretimi], çok eskiden beri süren patriarkal baskı altında tutulan ve [yaşam üretmeye] doğal olarak uygun kadınlara bırakıldı. Tarihsel ve güncel olarak bu mantığın, kadınların ve erkeklerin nasıl olacaklarını, arzularını, hedeflerini, bilinçlerini ve tavırlarını belirlediğini takip edebilir, tüm bunların nasıl ideolojik olarak paradoksca güvence altına alındığını görebiliriz. Bu nedene burada (Marx’ın Feuerbach Tezleri’nde ilân ettiği gibi) kendini değiştirme ile toplum değişimi bir olmaktadır. Çünkü, bütün bunların, toplumun insanî yeniden üretim sorununu, yani insanın insanla olan ilişkisini, güçlünün zayıfla olan ilişkisini, yaşam ve doğanın korunmasını kendi ana konusu yapmadığı, aksine tesadüfî yan ürün veya kâr üretim sürecine konjonktür durumuna göre çekilen bir eklenti olarak gördüğü müddetçe değişmeyeceğinden hareket etmemiz gerekir.

›Dördü birden‹ perspektifi

Bu sorun basit bir işbölümü ve cinsiyetler arasında eşit dağılım veya meslek ile aile yaşamının uyumlu olması politikasıyla değiştirilecek bir [sorun] değildir. Aksine, asıl sorun bu işbölümünün üretim tarzı olmasıdır. Dördü-birden-perspektifi olarak adlandırdığımı, bir anahtar ve politik pusula olarak geliştirdim. [Dördü-birden-perspektifi] aynı zamanda reelpolitika gösteren sosyalist perspektifdir. Yaşamı, insanın varoluşunun dört ana boyutunun: toplumsal emeğin, insanların yeniden üretimindeki emeğin, kendi kültür ve gelişmesindeki faaliyetlerin ve sonucunda da politikanın bireysel yaşamı eşit bölümlerde belirlemesi olarak algılama önerisidir. Bu, faal yaşamın günde 16 saate çıkartılmasını ve aynı zamanda çalışma gününün, yaşayan insana ait olan diğer boyutlara da alan tanımak için, yaklaşık 4 saate düşürülmesini gerekli kılıyor. Perspektifte böylece hiç kimse »işsiz« kalmayacaktır, [çünkü] ev ve reprodüksiyon işleri de yaşama aittir [ve] politik müdahale ile olası yeteneklerin geliştirilmesi ve yaşam boyu öğrenme, insan olmanın zevkli gerçekleştirilmesidirler. Bu, aynı zamanda alanları birbirlerine karşı kullanmayı, sadece birisini önplana çıkarmayı engellemeye ve tek-alan-politikasını gerici ve aptal olarak görmeyi olanaklı kılar. Söz konusu olan farklı bir zaman rejimidir, basit vekâlet politikasına karşı çıkmaktır, büyük ölçüde farklı bir işbölümüdür, yani adaletin farklı algılanışı ve çalışma süresinin önemli ölçüde kısaltılmasıdır. Politik tavrı belirleyen perspektif olduğundan, [bu] bugünden yarına gerçekleştirilemez. Ama, alanlar içiçe geçerek, yani sadece birlikte ele alındığından, [bu] tek nokta veya tek alan çözümleri tuzağına düşmekten şüphesiz kurtarır. Burada da geçerli olan [şudur]: Bağlantı kurmak, politika sanatıdır.

Kadınlar, bu dördü-birden-perspektifinde şimdiye kadar olduğundan farklı biçimde – bu sefer anahtar noktalarda ortaya çıkıyorlar. Şu anda perspektiften, kadınların noktasından bahsedilebilir; çünkü reprodüksiyon alanını, yani yaşamın hareket noktasını, yaşamlarının planlanmasında unutmayacak kadar önemseyen onlardır; aynı zamanda [para kazanmak için] çalışmayı, merkez olarak görmeyecek kadar önemsiz bulanlar onlardır; bu nedenle kendi kendilerini kurban etmeyi bırakıp, kendi gelişmelerini kendi ellerine almalıdırlar; Brecht’in dediği gibi – kendilerinin ve başkalarının yaşamlarını biçimlendirmek ve ›devleti aşağıdan yukarıya ters çevirmeleri‹ gerektiğinden, politikaya müdahale etmelidirler.

Sonuç incelemesi: tartışmaya yönelik bazı güncel politik sorular

[Konuşmamın] sonunda, DİE LİNKE partisinin politikasından bazı örnekleri bu çerçevede problematize etmeye cesaret ediyorum. Bazı »kampanyalar« bende başağrısı yaratıyor. Cümleyi tırnak içerisine aldım, çünkü bana göre kampanya tanımının kendisi, anlatılmaya çalışılan açısından sorunlu. Başka bir yerde »kampanya« konusunda şunları yazmıştım: [6]

»Kaynakların sınırlı bir zaman içerisinde, açık tanımlanmış bir hedef için bir araya getirilmesine kampanya deniyor. Bir noktaya yoğunlaşma ile, alışılmış gidişata karşı hedeflenen ve genelde ulaşılan daha yüksek etki, kolektif güçlerin böylesine gerilme biçimi politik mücadelenin bir aracı oluyor. Kampanyalar, aşırı derecede yıpranma rizikosunu taşırlar. [Kampanyalar], tanımlanan hedefin ulaşılmak istenilen anlam ile birleştiği zaman, insanların daha motive katılımını (mobilizasyon) sağlayabilirler. Kampanyalar, ilgili öznelerin gerekli olan onayı nedeniyle hegemoni teorisi açısından ilginçtir ve aynı zamanda bu alanda ideoloji teorisi çerçevesinde analiz edilmelidirler. Yukarıdan [örgütlenen] kampanyalar görüş oluşturur ve belirli noktayı hegemonik yapmayı hedeflerler. Kitlelerle burada hegemoni malzemesi ve baskı aracı olarak ilgilenilir. Soldan geliştirilen kampanyalar, »uyuyan devi aşağıdan uyandırmayı« hedeflerler, yani özel-izole olmuşların, politik açıdan harekete geçebilecek proje yoldaşlarına dönüşmesini sağlayan politik-ahlakî dönüşümü [hedeflerler]. Kampanyalar, kitle hareketinin bir merkezden örgütlenen biçimi olduğundan, demokrasi teorisi açısından tartışmalıdırlar.«

DİE LİNKE partisinin kampanyalar planladığını duyduğumda, böylesi bir önanlayışla heyecanlanmıştım ve [kampanyalara] katılmak istiyordu. Ancak, böylesi bir kampanyanın tam günlük kreşlerle ilgili olduğunu öğrendiğimde, ürkmüştüm. Şaşırmışlığım, kampanyayı bir nevî bildiri dağıtma aksiyonu ile durumun analizi ve ek taleplere indirgeyen biçimle ilgili değildi, aksine bu kampanyanın konumlandığı politik durumun analizinden kaynaklanmaktaydı. CDU’yu bu vesile ile başarılı bir şekilde modernize eden görevdeki Aile Bakanı’nın yukarıdan başlattığı böylesi bir kreş kampanyası zaten var. Sosyaldemokratlar, Yeşiller ve hatta FDP dahi kamusal çocuk bakımı ile kreşlerin genişletilmesinin taraftarları. Peki, böylesine bir alanda, hem sol olarak görülen ve farklı olan bir politika soldan nasıl yapılabilir? Ben o ana kadar, sol politikanın basitce tüm diğer partilerle aynı olan, ama biraz fazlasını talep edemeyeceğini düşünüyordum.

Eğer kreş sorunu dördü-birden-perspektifi çerçevesinde bir daha sorduğumuzda, yeniden kreşlere yoğunlaşmayı onaylamayan hedefli bir kayma kendisini gösterirdi. O zaman talebimiz diğer partilerin hedeflerini almak ve onları döndürmek zorunda olurdu. O zaman da [talebimiz] şöyle olurdu: »Biz, sadece kreşler sayesinde aile yaşamı ile meslek yaşamının birbiri ile uyumlu olmasını talep etmiyoruz, aynı zamanda her ikisinin de tüm yetilerin geliştirilmesi ve politika için zaman [ile uyumlu olmasını] istiyoruz.«

Buna göre kreşler ve kreşlerin genişletilmesi ile ilgili olan soruyu, ek olarak öğrenim sistemini, çalışma süreleri politikasını, politikanın biçimlendirilmesini ve herkesin müdahalesini ilgilendiren bir sorunun içerisine sokmuş olurduk.

Politik olarak tartışılan konulardan birisi de, önkoşulsuz temel aylık gelirin solun olası kampanyası haline gelmesidir. Herkesin yaşam hakkı olduğu ve Rosa Luxemburg’un »yaşamın sosyal garantileri« dediklerinin herkes için geçerli olması gerektiği, şüphesiz tartışmasızdır. Ancak bunu önkoşulsuz olarak talep etmek, eski Roma’nın »ekmek ve oyunlar« politikasını tekrarlamak olur. Buna karşın dördü-birden-perspektifinde ise, herkesin çalışabileceği bir işe sahip olma hakkı, aynı politika yapma hakkı, gelişme hakkı gibi insan onuruna ait olan haklar konusunda ısrar etmeyi gerektirir. İşte bu tam anlamıyla, »herkes için part-time çalışma« diyebileceğimiz bir kampanyayı istiyor. [Böylesi bir kampanyanın] gerekçesi, insan olmanın dört boyutunun birbirine bağlanmasında yatıyor. Genelleme ile part-time kavramına yapışık olan zavallı tadı yok ediyor ve aynı zamanda bu şekilde, kişinin kendisini ebediyen tam gün çalışma olarak nitelendirilen zorunlu korse içerisinde düşünme ve insan olmanın diğer üç boyutunu, bırakın keyif alarak, doğru dürüst yaşayamamaya neden olan zorunluktan kurtarıyor. [7]

* * *

[1]Wolfgang Fritz Haug’un habilitasyon sunumu (1972) ile karşılaştırınız: Die Bedeutung von Standpunkt und sozialistischer Perspektive für die Kritik der politischen Ökonomie. Hamburg 2006, S. 235-259.

[2] Bu düşünce, tebliğin sonundaki güncelleyen bölüm »dördü-birden-perspektifi«nde tekrar edilmektedir.

[3] Mantığının düşünce yönünü takip etsek te, kapitalist gelişme kendi gerçekliğinde başka bir yoldan gitmiş gibi görünüyor. Ne de olsa, Luxemburg (ve de Marx) tarafından yabancılaşmış sosyalist unsurlar (yenisi eski toplumun bağrında) olarak görülen toplumsallaştırma biçimlerinin hızlı şekilde yok edilmesinin çağdaş şahitleriyiz. Kast edilen, sağlık hiz

MEHMET HALİL: “TUZLA DA TUZ KOKMUŞ!”

20/6/2009 · Kategori: Mehmet Halil

 

 

Gaz patlamış bu gün de tuzlada

Gaz doğal olunca ölümler de mi doğal?

İnsan, makine üreten makine sayılırsa

Ölümler bağlanır matematik hesaba

Denilir! ‘’Fire normal sınırlar arsında’’

 

Yirmibeşbini bulmuş atılan

İşsizlik görülüyor karşıdan

Korku ölümü yenmiş orada

Liberalizm kumar oynayınca

 

Canavar can alıyor Tuzla’da

Yüz yirmi ikinci can yutulan

Canavar görülmüyor ortada

Gözler körelmiş patlayan gazdan

 

Van gölünde görülür canavar

Velakin görülmüyor Tuzla’da

Suyu nasıl görmezse balıklar

Balık olsun diye, insanlarda

Tanrı yetişir hemen imdada.

 

Ölenler ölür kurtulur ama

Geride kalanlar ne yiyecek?

Açlık dolanır etraflarında

Ha düştü tetik, ha düşecek

Geleceğin garantisi yoksa.

 

Gemiyi yapan onlar, ölen onlar

Güvertede oturanlar sakin, sessiz

Tek bir türküleri var bildikleri

‘’Hepimiz de aynı gemideyiz! ’’

 

Çalışmama özgürlüğü varmış

Nodul da kullanılmayacakmış

Açlık bıçak gibi boğazında

Tuz kokmuş, tuzla kokmuş

Piyasa ekonomisi coşmuş

Liberalizm amma da bokmuş

 

Mehmet Halil

 

 

 


« Önceki ::




More Cool Stuff At POQbum.com